Genelde
pek televizyon izlemiyoruz, zaten burdaki televizyon da biraz karlı
gösteriyor. Ama dün akşam bir Fransız kanalında Ray Charles'ın
hayatını anlatan bir filme denk geldik. Ray Charles'ın, film gösterime girmeden birkaç ay önce hayata gözlerini kapadığı
2004 yılı yapımı bu Taylor Hackford filmindeki başarılı
oyunculuğuyla Jamie Foxx da en iyi oyuncu Oskar'ını layıkıyla
hak etmiş. Aslında bu filmi bölük pörçük izlemişim eskiden demek ki
kimi sahnelerini hatırlıyordum ama şöyle baştan sona izlemek pek
bir iyi geldi ne zamandır sonunu getirebildiğim film sayısı az
olan bana.
Şimdi
oturup filmi anlatmayacağım, zaten izleyen izlemiştir, izlemeyen
de bence ilgileniyorsa izlesin. Hem müzik tarihi açısından hem
Amerika'da siyahilerin tarihi açısından da ilginç bir film. benim asıl
bahsetmek istediğim ise, Ray Charles'ın o müthiş annesinin “annelik”
ya da “ebeveynlik” hakkında bana hatırlattıkları. Ray yedi
yaşındayken geri kalan yaşamı boyunca onu bir hayalet gibi takip
eden kardeşinin kaynar su leğenine düşerek ölmesi karşısında
hiçbir şey yapamamış olmanın verdiği suçluluk duygusunu
yaşarken, yavaş yavaş da görme duyusunu kaybetmeye başlamıştır.
Son derece basiretli ve erdemli bir kadın olan annesi onu bu yeni
“karanlık” hayatına alıştırması gerektiğini hisseder. Bir
gün Ray'in ayağı takılıp yere düştüğünde gidip o küçük
bedeni yerden kaldırmak yerine bir köşede sesizce durup onun tek
başına ayağa kalkmasını, diğer duyularını kullanarak
tehlikelere rağmen yolunu bulmaya çalışmasını sadece izler.
Evet, bir tarafta ocakta kaynayan su, öteki tarafta ateş olmasına
rağmen bir annenin (hem de daha önce bir diğer çocuğunun kaynar
suda boğularak ölümünü yaşamış bir annenin) yüreği hop
oturup hop kalksa da müdahale etmeden sadece izlemeyi becerebilmesi
çok zorlu bir sınav. Bunu anne olunca anladım.
Ama
o çocuk, hayatı boyunca kendi ayakları üstünde durmayı
becerebilmiş bir müzik dehası Ray Charles olduysa bunu o bilge
kadına borçludur büyük oranda. Oğluna evin yolunu, basamakları
öğretirken, “bunu iki kez göstereceğim, üçüncüde kendin
yapacaksın” der, “hayat da böyledir” diye de ekler. İşte
bir ebeveynin de yapabileceği çocuğunu üçüncü bir şansın
çoğu zaman olmadığı bu hayata hazırlayabilmek sadece. Ama çoğu
zaman onların ihtiyaçlarını gidermek, en iyi maddi imkanları
verebilmek, iyi ve pahalı okullarda okutabilmek... gailesiyle
debelenip dururken asıl yapmamız gerekenin onlar adına herşeyi
yapmak değil de zamanı ve yeri geldiğinde kendi kararlarını
verebilen, özgür ve bağımsız bireyler olabilmelerinin önünü
açmak olduğunu unutabiliyoruz. Hem de bu “zamanın” ve “yerin”
nasıl ve ne zaman geleceğini de bilemeden. Ray için olduğu gibi
çok erken yaşta ve çok zorlu bir şekilde de gelebilir bu...
Peki
nasıl bir insan bir diğerine kendi ayakları üstünde durmayı
öğretebilir? Asıl mesele de bu zaten... Sanırım bu sorunun
yanıtı “önce kendinden”... Örneğin Ray'in annesi hakkının yenildiği yerden dimdik yürüyüp gidebilmeyi, emeğini
sömürtmemeyi, kimseye biat etmeden bağımsız durabilmeyi, kendi
etiyle canıyla kendi yaşamından göstermiştir oğluna...
Yani kendi olmadığımız şeyi çocuklardan olmalarını istemeden önce kendimiz öyle olarak... ve elbette sürekli iç sesimizi dinleyerek...
Yani kendi olmadığımız şeyi çocuklardan olmalarını istemeden önce kendimiz öyle olarak... ve elbette sürekli iç sesimizi dinleyerek...
Hiç yorum yok:
Yorum Gönder