14 Aralık 2012 Cuma

Ray Charles'ın annesinden “annelik” dersi...


Genelde pek televizyon izlemiyoruz, zaten burdaki televizyon da biraz karlı gösteriyor. Ama dün akşam bir Fransız kanalında Ray Charles'ın hayatını anlatan bir filme denk geldik. Ray Charles'ın, film gösterime girmeden birkaç ay önce hayata gözlerini kapadığı 2004 yılı yapımı bu Taylor Hackford filmindeki başarılı oyunculuğuyla Jamie Foxx da en iyi oyuncu Oskar'ını layıkıyla hak etmiş. Aslında bu filmi bölük pörçük izlemişim eskiden demek ki kimi sahnelerini hatırlıyordum ama şöyle baştan sona izlemek pek bir iyi geldi ne zamandır sonunu getirebildiğim film sayısı az olan bana.
Şimdi oturup filmi anlatmayacağım, zaten izleyen izlemiştir, izlemeyen de bence ilgileniyorsa izlesin. Hem müzik tarihi açısından hem Amerika'da siyahilerin tarihi açısından da ilginç bir film. benim asıl bahsetmek istediğim ise, Ray Charles'ın o müthiş annesinin “annelik” ya da “ebeveynlik” hakkında bana hatırlattıkları. Ray yedi yaşındayken geri kalan yaşamı boyunca onu bir hayalet gibi takip eden kardeşinin kaynar su leğenine düşerek ölmesi karşısında hiçbir şey yapamamış olmanın verdiği suçluluk duygusunu yaşarken, yavaş yavaş da görme duyusunu kaybetmeye başlamıştır. Son derece basiretli ve erdemli bir kadın olan annesi onu bu yeni “karanlık” hayatına alıştırması gerektiğini hisseder. Bir gün Ray'in ayağı takılıp yere düştüğünde gidip o küçük bedeni yerden kaldırmak yerine bir köşede sesizce durup onun tek başına ayağa kalkmasını, diğer duyularını kullanarak tehlikelere rağmen yolunu bulmaya çalışmasını sadece izler. Evet, bir tarafta ocakta kaynayan su, öteki tarafta ateş olmasına rağmen bir annenin (hem de daha önce bir diğer çocuğunun kaynar suda boğularak ölümünü yaşamış bir annenin) yüreği hop oturup hop kalksa da müdahale etmeden sadece izlemeyi becerebilmesi çok zorlu bir sınav. Bunu anne olunca anladım.
Ama o çocuk, hayatı boyunca kendi ayakları üstünde durmayı becerebilmiş bir müzik dehası Ray Charles olduysa bunu o bilge kadına borçludur büyük oranda. Oğluna evin yolunu, basamakları öğretirken, “bunu iki kez göstereceğim, üçüncüde kendin yapacaksın” der, “hayat da böyledir” diye de ekler. İşte bir ebeveynin de yapabileceği çocuğunu üçüncü bir şansın çoğu zaman olmadığı bu hayata hazırlayabilmek sadece. Ama çoğu zaman onların ihtiyaçlarını gidermek, en iyi maddi imkanları verebilmek, iyi ve pahalı okullarda okutabilmek... gailesiyle debelenip dururken asıl yapmamız gerekenin onlar adına herşeyi yapmak değil de zamanı ve yeri geldiğinde kendi kararlarını verebilen, özgür ve bağımsız bireyler olabilmelerinin önünü açmak olduğunu unutabiliyoruz. Hem de bu “zamanın” ve “yerin” nasıl ve ne zaman geleceğini de bilemeden. Ray için olduğu gibi çok erken yaşta ve çok zorlu bir şekilde de gelebilir bu...
Peki nasıl bir insan bir diğerine kendi ayakları üstünde durmayı öğretebilir? Asıl mesele de bu zaten... Sanırım bu sorunun yanıtı “önce kendinden”... Örneğin Ray'in annesi hakkının yenildiği yerden dimdik yürüyüp gidebilmeyi, emeğini sömürtmemeyi, kimseye biat etmeden bağımsız durabilmeyi, kendi etiyle canıyla kendi yaşamından göstermiştir oğluna... 
Yani kendi olmadığımız şeyi çocuklardan olmalarını istemeden önce kendimiz öyle olarak... ve elbette sürekli iç sesimizi dinleyerek...
Bana okuduğum birçok kitaptan çok daha faydalı bu dersi veren Ray Charles'ın annesi Aretha Robinson'a saygılar...

Fotoğraf kaynağı: http://raycharlesvideomuseum.blogspot.com/2012_04_01_archive.html

Hiç yorum yok:

Yorum Gönder