11 Aralık 2012 Salı

Oysa ben çocuklara sonu mutlu biten öyküler anlatılsın istiyordum...

Bugün tanık olduğum iki insanlık dramını yazmak istiyorum, paylaşırsam üstümdeki bu kekremsi his biraz olsun azalır umuduyla.
İlki öğlen saatlerinde ekmek ve kartpostal almak için Serena'yla dışarı çıktığımda beni buldu. Elinde bir seyahat acentasının broşürleriyle bir kadın yanaştı yanıma, uçak biletlerinde %5 indirim yapıyorlarmış, dönüş biletimizi aldık, ihtiyacımız yok deyince “belki bir tanıdığınıza verirsiniz” diyerek elime tutuşturdu, üstüne telefonunu yazdı, “her konuda yardımcı olurum” dedi. Teşekkür edip ayrılacaktım “bir şey sorabilir miyim?” diyerek konuşmaya devam etti. “Bu yaptığım geçici bir iş, zor durumdayım, bana yardımcı olur musunuz, çocuk bakabilirim benim de çocuklarım var ya da başka bir iş...” “Biz burada kısa süreliğine bulunuyoruz, bildiğim pek birşey yok” dedim. Ama o konuşmayı bitirmekten yana değildi, kocası değil de birlikte yaşadığı kişi marangozmuş ama işten çıkarmışlar, 2 yaşındaki kızının vücudunda apseler olmuş dün gece ateşi 38,5'muş, parasetamol vermiş başka da birşey yapamamış... ve daha bir sürü iç paralayıcı şey... O anlattıkça ben yerin dibine girmek istiyorum. Bana ne oluyorsa? Bir Orhan Gencebay şarkısı olup, “Düzen bozulmuşsa...Ben mi yarattım ben mi yarattım” diye isyan edesim geliyor. Bir yandan da kabile reisi teyzeyle yapmak istediğim röportajı düşünüyorum. Ancak bizim yola çıkacağımız günden bir gün önce dönecek ve bana randevu verdikleri saatte Jerome işte. Yani benim Serena'ya bu sırada göz kulak olacak birine ihtiyacım var bu röportajı yapabilmek için. Hem kadın üç-beş kuruş kazanır hem benim işim görülür. Ama Serena böyle hiç tanımadığı biriyle durur mu ki? Peki ya onu şu bilmediğim ülkede hiç tanımadığım birine bırakmaya ben cesaret edebilir miyim? Böyle sokaktan da bakıcı bulunur muymuş? Hay aksi ne yapsak acaba? Şu kadıncağıza acaba Jerome'ların şantiyede bir iş yok mudur? ... gibi binlerce düşünce geçiyor ışık hızıyla kafamdan. Daha 2 dakika öncesine kadar varlığından haberimin olmadığı şu karşımda dikilen kadının dertleri üstüme çöküveriyor. Zaten patetik bir mıknatıs gibi bedenim, nereye gitse acılara çarpıyor. Sonra da bir şeyler yapacağım diye debelenip duruyorum. Sanırım ben Mars'a da gitsem benle gelecek olan “birilerine yardım elimi uzatarak iyi insan olma” enerjimi iyice göreyim yaşayayım diye hep beni buluyor böyle olaylar. Gerçekten de bu ne hastalıklı bir oluştur, “birilerine yardımcı olarak varlığını hisseetme hali”... Ama baksanıza daha ortaokulda gitmişim sosyal yardım koluna girmişim, daha kendi dertlerimi kaldırmaktan acizken bir de o yetiştirme yurdu senin bu yetiştirme yurdu benim dolaşıp durmuşum çocuklara üzüle üzüle. Neyse ki ileriki yıllarda solculuk, devrimcilik derken durumu teorik-politik analiz ederek akılsallaştırmış, belki bir miktar “duygusallık”tan arınmışım ya... yine de hiçbir zaman mesela bir dilencinin ya da mendil satan çocuğun yanından etkisi altına girmeden geçmeyi becerememişimdir. İlla ruhuma bir şey dokunur... bir suçluluk hissi, bir şey yapma isteği, bir şey yapamama hali... Vermesem bencillik mi ettim, cimri miyim yoksa ben gibi vicdani sorularla uğraşırsın, versem dilenciliği teşvik mi ettim kaygısı, hem hangi birine vereceksin? Zaten koca bir sektör çoğu zaman bu dilencilik. Biz de para basmıyoruz ya, nihayetinde bir maaşla geçinen mütevazı bir aileyiz. Siz diyin “dilenci karma”sı, ben diyeyim sistem sorunu ama sonuçta dünyanın bütün dilencileri de beni mi bulur arkadaş? Diye düşüne durayım sonunda kadıncağıza 500 Kamerun Frangı vererek en azından güneşin alnında elimde bir bebekle kalakaldığımız o boğucu ortamdan çıkmayı tercih ediyorum. Sonradan Jerome bunun yaklaşık yarım günlük yövmiye olduğunu söylüyor ama temiz diye alışveriş yaptığımız Fransız market zincirinde adamların günahlarını bu paraya zor sattıklarını düşününce çıkamıyorum yine bu yaman çelişkiden...

                                                          *****************
Beni bugün kasvetlendiren ikinci olaya ise balkondan sadece izleyerek dahil oldum. Baktım bir adam 17-18 yaşlarında bir genci çekiştire çekiştire resmi geçitlerde kulanılan tören alanı gibi yerde nöbet tutan askerlere doğru getiriyor. Genç sürekli bir şeyler anlatmaya çalışır haldeyken başta adam sonra da askerler iteklemeye başlıyorlar. Sanırım adam çocuğun hırsızlık yaptığını iddia ediyor. Derken askerlerden biri içerden tahta bir cop getiriyor ve bir yandan çocuğa vurup bir yandan da üstünü soydurtuyorlar. Üstündeki eski t-shirtle kalakalan çocuğu iyice yere yatırıp sopayla abanıyor askerler üstüne. Sonra sopayı adama veriyorlar o da bir güzel dövüyor. Öfkesi neyse artık onu iyice çıkarttıktan sonra adam çocuğun kıyafetlerinin olduğu torbayı alıp gitmeye kalkıyor, bütün bu süreç boyunca sürekli ben yapmadım diye çaresizce derdini anlatmaya çalışan çocuk yalvar yakar oluyor, yediği dayak değil de sokak ortasında donsuz kalıvermekten dehşete düşmüş şekilde. Neyse araya askerler giriyor, veriyorlar torbasını ve çocuk bir yandan giyinmeye çalışırken, bir yandan da olayı baştan beri sessizce izleyen kalabalığa bu sefer daha da hararetli bir şekilde anlatıp duruyor, son savunmasını verir gibi. Güçlüler işlerini görmüş, çoktan kendi hayatlarına geri dönüyorlar. Oysa genç olay mahalini bir türlü terk etmiyor, sanki yoldan geçen bir kişiye daha anlatsa acısı geçecek, hak yerini bulacak... 
Elbette bu genç çocuk suçlu muydu değil miydi, bunu bilemeyiz ama sadece anlık tanık olduğum bu sahnede yargısız infaza uğramış olduğunu düşündüğüm bu gence ezilenlerin yanında olma duygusu ile destek çıkmak, balkondan bırakın çocukcağızı diye haykırmak isteyip de susup kalıveriyorum yerimde yine. Sonra hadi dön bakalım kendi hayatına dönebilirsen, kaldığın yerden hiçbir şey olmamış gibi... saatlerce çıkamıyorum bu olayın etkisinden. Hangi anne çocuğunu hırsızlık yapsın ya da hırsızlık yaptığı iddiasıyla eşek sudan çıkıncaya kadar dayak yesin diye doğurur? Cümlesi geçiyor içimden... Akşam Jerome ve iş arkadaşı Kamerun'da bedensel cezanın yaygın olduğunu söylüyorlar, hapishane koşullarını anlatan bir belgeselde mesela yaklaşık 200 tutuklunun küçük bir odada birarada kalmak zorunda oldukları ve sırtını yaslayıp da biraz uyuyabilmek adına duvar kenarında yer için rüşvet verildiği anlatılıyormuş. Hadi diyelim burası ”geri kalmış (!) Afrika ülkesi”... Peki ya Batı? Bizim pek “medeni” ülkemiz... İşler burda pek mi güllük gülistanlık sanki? Ortada doğrudüzgün delil bile yokken yıllardır Pınar Selek'in ve daha nicelerinin çektiklerini düşünüyorum... 12 yaşında yaşından fazla kurşunla öldürülen Uğur Kaymaz'ı, onun yaşıtı cesedi paramparça Ceylan'ı, Roboski/Uludere'de ekmek parası derdindeyken savaş uçakları tarafından bombalanan 34 canı düşünüyorum... Yoksulluk ve şiddet çapraz ateşinde sonsuzluğa giden tüm bu yaşamları... düşünüyorum ve gece oluyor, kızıma güzel öyküler anlatmak istiyorum, olmuyor, boğazıma bir yumru saplanıyor çıkmıyor... Bir kasvet düşüyor geceye, gözüme uyku girmek bilmiyor...

Not:Ertesi gün...
Bugün dayanamadım ordan geçerken sordum, yargılayan değil de merakla sorgulayan bir ses tonu takınarak. Orta yaşlı babacan tavırlı asker bir taraftan Serena'yı sevip bir taraftan da neden bahsettiğimi anlamaya çalıştı. "Ben bu sabah 9'da devraldım nöbeti, bu konuda bir malumatım yok, arkadaşlar bana bir şey söylemediler," dedi. Nokta.

Hiç yorum yok:

Yorum Gönder