Bugün
tanık olduğum iki insanlık dramını yazmak istiyorum, paylaşırsam üstümdeki bu kekremsi his biraz olsun azalır umuduyla.
İlki
öğlen saatlerinde ekmek ve kartpostal almak için Serena'yla dışarı
çıktığımda beni buldu. Elinde bir seyahat acentasının
broşürleriyle bir kadın yanaştı yanıma, uçak biletlerinde %5
indirim yapıyorlarmış, dönüş biletimizi aldık, ihtiyacımız yok deyince “belki bir
tanıdığınıza verirsiniz” diyerek elime tutuşturdu, üstüne
telefonunu yazdı, “her konuda yardımcı olurum” dedi. Teşekkür
edip ayrılacaktım “bir şey sorabilir miyim?” diyerek konuşmaya
devam etti. “Bu yaptığım geçici bir iş, zor durumdayım, bana
yardımcı olur musunuz, çocuk bakabilirim benim de çocuklarım var
ya da başka bir iş...” “Biz burada kısa süreliğine
bulunuyoruz, bildiğim pek birşey yok” dedim. Ama o konuşmayı
bitirmekten yana değildi, kocası değil de birlikte yaşadığı
kişi marangozmuş ama işten çıkarmışlar, 2 yaşındaki kızının
vücudunda apseler olmuş dün gece ateşi 38,5'muş, parasetamol
vermiş başka da birşey yapamamış... ve daha bir sürü iç
paralayıcı şey... O anlattıkça ben yerin dibine girmek
istiyorum. Bana ne oluyorsa? Bir Orhan Gencebay şarkısı olup,
“Düzen bozulmuşsa...Ben mi yarattım ben mi yarattım” diye
isyan edesim geliyor. Bir yandan da kabile reisi teyzeyle yapmak
istediğim röportajı düşünüyorum. Ancak bizim yola çıkacağımız
günden bir gün önce dönecek ve bana randevu verdikleri saatte
Jerome işte. Yani benim Serena'ya bu sırada göz kulak olacak
birine ihtiyacım var bu röportajı yapabilmek için. Hem kadın
üç-beş kuruş kazanır hem benim işim görülür. Ama Serena
böyle hiç tanımadığı biriyle durur mu ki? Peki ya onu şu
bilmediğim ülkede hiç tanımadığım birine bırakmaya ben
cesaret edebilir miyim? Böyle sokaktan da bakıcı bulunur muymuş?
Hay aksi ne yapsak acaba? Şu kadıncağıza acaba Jerome'ların
şantiyede bir iş yok mudur? ... gibi binlerce düşünce geçiyor
ışık hızıyla kafamdan. Daha 2 dakika öncesine kadar varlığından
haberimin olmadığı şu karşımda dikilen kadının dertleri
üstüme çöküveriyor. Zaten patetik bir mıknatıs gibi bedenim,
nereye gitse acılara çarpıyor. Sonra da bir şeyler yapacağım
diye debelenip duruyorum. Sanırım ben Mars'a da gitsem benle
gelecek olan “birilerine yardım elimi uzatarak iyi insan olma”
enerjimi iyice göreyim yaşayayım diye hep beni buluyor böyle
olaylar. Gerçekten de bu ne hastalıklı bir oluştur, “birilerine
yardımcı olarak varlığını hisseetme hali”... Ama baksanıza
daha ortaokulda gitmişim sosyal yardım koluna girmişim, daha kendi
dertlerimi kaldırmaktan acizken bir de o yetiştirme yurdu senin bu
yetiştirme yurdu benim dolaşıp durmuşum çocuklara üzüle üzüle.
Neyse ki ileriki yıllarda solculuk, devrimcilik derken durumu
teorik-politik analiz ederek akılsallaştırmış, belki bir miktar
“duygusallık”tan arınmışım ya... yine de hiçbir zaman
mesela bir dilencinin ya da mendil satan çocuğun yanından etkisi
altına girmeden geçmeyi becerememişimdir. İlla ruhuma bir şey
dokunur... bir suçluluk hissi, bir şey yapma isteği, bir şey
yapamama hali... Vermesem bencillik mi ettim, cimri miyim yoksa ben gibi vicdani sorularla
uğraşırsın, versem dilenciliği teşvik mi ettim kaygısı, hem hangi birine vereceksin? Zaten koca bir sektör
çoğu zaman bu dilencilik. Biz de para basmıyoruz ya, nihayetinde
bir maaşla geçinen mütevazı bir aileyiz. Siz diyin “dilenci
karma”sı, ben diyeyim sistem sorunu ama sonuçta dünyanın bütün
dilencileri de beni mi bulur arkadaş? Diye düşüne durayım sonunda
kadıncağıza 500 Kamerun Frangı vererek en azından güneşin
alnında elimde bir bebekle kalakaldığımız o boğucu ortamdan
çıkmayı tercih ediyorum. Sonradan Jerome bunun yaklaşık yarım günlük
yövmiye olduğunu söylüyor ama temiz diye alışveriş yaptığımız
Fransız market zincirinde adamların günahlarını bu paraya zor
sattıklarını düşününce çıkamıyorum yine bu yaman
çelişkiden...
*****************
Beni
bugün kasvetlendiren ikinci olaya ise balkondan sadece izleyerek
dahil oldum. Baktım bir adam 17-18 yaşlarında bir genci çekiştire
çekiştire resmi geçitlerde kulanılan tören alanı gibi yerde
nöbet tutan askerlere doğru getiriyor. Genç sürekli bir şeyler
anlatmaya çalışır haldeyken başta adam sonra da askerler
iteklemeye başlıyorlar. Sanırım adam çocuğun hırsızlık
yaptığını iddia ediyor. Derken askerlerden biri içerden tahta
bir cop getiriyor ve bir yandan çocuğa vurup bir yandan da üstünü
soydurtuyorlar. Üstündeki eski t-shirtle kalakalan çocuğu iyice
yere yatırıp sopayla abanıyor askerler üstüne. Sonra sopayı
adama veriyorlar o da bir güzel dövüyor. Öfkesi neyse artık onu
iyice çıkarttıktan sonra adam çocuğun kıyafetlerinin olduğu
torbayı alıp gitmeye kalkıyor, bütün bu süreç boyunca sürekli
ben yapmadım diye çaresizce derdini anlatmaya çalışan çocuk
yalvar yakar oluyor, yediği dayak değil de sokak ortasında donsuz
kalıvermekten dehşete düşmüş şekilde. Neyse araya askerler
giriyor, veriyorlar torbasını ve çocuk bir yandan giyinmeye
çalışırken, bir yandan da olayı baştan beri sessizce izleyen
kalabalığa bu sefer daha da hararetli bir şekilde anlatıp
duruyor, son savunmasını verir gibi. Güçlüler işlerini görmüş,
çoktan kendi hayatlarına geri dönüyorlar. Oysa genç olay
mahalini bir türlü terk etmiyor, sanki yoldan geçen bir kişiye
daha anlatsa acısı geçecek, hak yerini bulacak...
Elbette bu genç çocuk suçlu muydu değil miydi, bunu bilemeyiz ama sadece anlık tanık olduğum bu sahnede yargısız infaza uğramış olduğunu düşündüğüm bu gence ezilenlerin yanında olma duygusu ile destek çıkmak, balkondan bırakın çocukcağızı diye haykırmak isteyip de susup kalıveriyorum yerimde yine. Sonra hadi dön bakalım kendi hayatına dönebilirsen, kaldığın yerden hiçbir şey olmamış gibi... saatlerce çıkamıyorum bu olayın etkisinden. Hangi anne çocuğunu hırsızlık yapsın ya da hırsızlık yaptığı iddiasıyla eşek sudan çıkıncaya kadar dayak yesin diye doğurur? Cümlesi geçiyor içimden... Akşam Jerome ve iş arkadaşı Kamerun'da bedensel cezanın yaygın olduğunu söylüyorlar, hapishane koşullarını anlatan bir belgeselde mesela yaklaşık 200 tutuklunun küçük bir odada birarada kalmak zorunda oldukları ve sırtını yaslayıp da biraz uyuyabilmek adına duvar kenarında yer için rüşvet verildiği anlatılıyormuş. Hadi diyelim burası ”geri kalmış (!) Afrika ülkesi”... Peki ya Batı? Bizim pek “medeni” ülkemiz... İşler burda pek mi güllük gülistanlık sanki? Ortada doğrudüzgün delil bile yokken yıllardır Pınar Selek'in ve daha nicelerinin çektiklerini düşünüyorum... 12 yaşında yaşından fazla kurşunla öldürülen Uğur Kaymaz'ı, onun yaşıtı cesedi paramparça Ceylan'ı, Roboski/Uludere'de ekmek parası derdindeyken savaş uçakları tarafından bombalanan 34 canı düşünüyorum... Yoksulluk ve şiddet çapraz ateşinde sonsuzluğa giden tüm bu yaşamları... düşünüyorum ve gece oluyor, kızıma güzel öyküler anlatmak istiyorum, olmuyor, boğazıma bir yumru saplanıyor çıkmıyor... Bir kasvet düşüyor geceye, gözüme uyku girmek bilmiyor...
Elbette bu genç çocuk suçlu muydu değil miydi, bunu bilemeyiz ama sadece anlık tanık olduğum bu sahnede yargısız infaza uğramış olduğunu düşündüğüm bu gence ezilenlerin yanında olma duygusu ile destek çıkmak, balkondan bırakın çocukcağızı diye haykırmak isteyip de susup kalıveriyorum yerimde yine. Sonra hadi dön bakalım kendi hayatına dönebilirsen, kaldığın yerden hiçbir şey olmamış gibi... saatlerce çıkamıyorum bu olayın etkisinden. Hangi anne çocuğunu hırsızlık yapsın ya da hırsızlık yaptığı iddiasıyla eşek sudan çıkıncaya kadar dayak yesin diye doğurur? Cümlesi geçiyor içimden... Akşam Jerome ve iş arkadaşı Kamerun'da bedensel cezanın yaygın olduğunu söylüyorlar, hapishane koşullarını anlatan bir belgeselde mesela yaklaşık 200 tutuklunun küçük bir odada birarada kalmak zorunda oldukları ve sırtını yaslayıp da biraz uyuyabilmek adına duvar kenarında yer için rüşvet verildiği anlatılıyormuş. Hadi diyelim burası ”geri kalmış (!) Afrika ülkesi”... Peki ya Batı? Bizim pek “medeni” ülkemiz... İşler burda pek mi güllük gülistanlık sanki? Ortada doğrudüzgün delil bile yokken yıllardır Pınar Selek'in ve daha nicelerinin çektiklerini düşünüyorum... 12 yaşında yaşından fazla kurşunla öldürülen Uğur Kaymaz'ı, onun yaşıtı cesedi paramparça Ceylan'ı, Roboski/Uludere'de ekmek parası derdindeyken savaş uçakları tarafından bombalanan 34 canı düşünüyorum... Yoksulluk ve şiddet çapraz ateşinde sonsuzluğa giden tüm bu yaşamları... düşünüyorum ve gece oluyor, kızıma güzel öyküler anlatmak istiyorum, olmuyor, boğazıma bir yumru saplanıyor çıkmıyor... Bir kasvet düşüyor geceye, gözüme uyku girmek bilmiyor...
Not:Ertesi gün...
Bugün dayanamadım ordan geçerken sordum, yargılayan değil de merakla sorgulayan bir ses tonu takınarak. Orta yaşlı babacan tavırlı asker bir taraftan Serena'yı sevip bir taraftan da neden bahsettiğimi anlamaya çalıştı. "Ben bu sabah 9'da devraldım nöbeti, bu konuda bir malumatım yok, arkadaşlar bana bir şey söylemediler," dedi. Nokta.
Hiç yorum yok:
Yorum Gönder