Çok heyecanlıyım, bir o kadar da utangaç... Evet bir süredir hayalini kurduğum yeni bir maceraya başlamanın heyecanının olması kadar normal bir şey yok da bu utangaçlık neyin nesi... Neyse atarım üstümden herhalde.
Bir blog yapmayı 2009 yılında, işi gereği sürekli başka ülkelerde yaşamak durumunda olan Jérôme'un peşi sıra gittiğim ilk destinasyonumuz Kazablanka'da düşünmüştüm. İlk kez bu kadar "değişik" bir ülkede uzun sayılabilecek bir vakit geçirecektim ve fırsatını buldukça, içim doldukça, artık kilometrelerce uzaktaki ailemin, dostlarımın ve de İstanbul'un özlemi içimi sardıkça bilgisayar başına geçip mailler döşüyordum, deneyimlerimi, gezip gördüklerimi paylaşmak adına. Bunlara gelen tepkilerden "güzel ifade ediyorsun kendini, yaz bunları, kitaplaştır" diyenler bana yazma konusunda motivasyon verse de, yazdıklarımı toplumsallaştırmak fikri biraz tedirgin etmedi değil beni. Dostlara mail yazmak, ya da bir analiz veyahut inceleme kaleme almakla aynı şey değildir hiç tanımadığın, yüzünü görmediğin birilerinin okuma ihtimalini bile bile iç dünyanı çıplakça yazmak, mahremiyetini paylaşmak... Hani şu meşhur kalbiyle karın boşluğu arasındaki yerde oluşan kelebeklenme hissi gibi, biraz aşk, biraz uçma korkusuyla gelen adrenalin gibi aslında... İnsan tam olarak niye istediğini bilemez, yani adını koyamaz ama ister bir yandan da...
Henüz bebekli bir hayata başlamadığımızdan ve ben de hayatımda hiç olmadığı kadar çok vaktim olduğundan akşamları Kazablanka'da her köşe başında bulunabilen "korsan film" gecelerimizde bol bol film izledik. Bu filmlerden biri olan "Julie ve Julia"da Julia Child'ın yemek tarifleri üzerine bir blog yapan ve bu süreçte hem Juia Child'ı, hem kendini, hem de yaşamı yeniden tanıyan Julie'nin hikayesi hem o dönemde kendimi verdiğim değişik yemek yapma macerası hem de insanın hayatta yeni deneyimlerini hiç tanımadığı insanlarla samimi bir şekilde paylaşması açısından beni heyecanlandırmıştı.
Ama sonradan göçebe hayatımızın bir parçası olan ülke değişiklikleri, harala gürele, hamilelik, doğum ve her çocuklu ailenin bildiği bebekli geçen ilk yılın telaşı derken olmadı, olamadı... Ama dünyanın bu en muhteşem, en öğretici deneyimi başka birçok şeyin yanı sıra bir de bu blog dünyasıyla tanıştırdı beni. Pek pimpirikli başladığım hamilelik dönemimden bugüne kadar aklıma takılan bir dünya soruya aslında aslında yazar olmayan ama yazarım diye çıkanlara bazen taş çıkartacak güzellikte yazılar kaleme alan anne bloglarında yanıt bulmuştum (ya da kimi zaman daha çok kafam karışmıştı :) Önceden de elbette bir şeyler araştırırken bloglar çıkıyordu karşıma ama annelik konusundaki bloglar, (özellikle de yakın çevremde annem dışında bir anne olmadığından) başka annelerin "annelik" süreçleri, çocuklarına ne yedirip ne içirdikleri kadar kendilerinin ne yiyip ne içtikleri, yani benim gibi yeni annelerin bu deneyimi nasıl yaşadıkları benim için merak konusu olmuştu.
Bu arada göçebe hayatımıza 2 ülke ve birkaç bavul dolusu daha yaşanmışlık daha ekleyerek yola devam ettik. Bu sefer de "nerden başlasam" sorusu var ki bu da saçmaydı, şu anda nerdeysem işte ordan. Sonra eskiler de sırası geldikçe, lazım oldukça gelirler, tabi canları isterse...
Teknolojiyi sadece ihtiyacım olduğu ölçüde minimum kullanan biri olarak ben bu işleri pek bir karmaşık sanırdım. Dün gece biraz kurcaladım ve gördüm ki o kadar da değilmiş...
Eee madem öyle neden olmasın? Artık 3 kişi olarak devam eden sürekli yeni kültürlerle harmanlanmalarımı yazmak, neredeyse 16 aydır sadece 7/24 çocuk bakan ve bu kadar süre aynı şeyi yapmaya hiç de alışık olmayan bana ve ruhuma eminim ki çok iyi gelecek.
O zaman hadi bakalım kolları sıvayalım ve ilk sımsıcak merhabamızı Kamerun'dan gönderelim...
İşte bu ilk sözcüklere başkent Yaounde'deki otelin balkonundan eşlik eden görüntü...
şahanesin!
YanıtlaSilHarikasın Selen, ellerine sağlık :)
YanıtlaSil