14 Aralık 2012 Cuma

Ray Charles'ın annesinden “annelik” dersi...


Genelde pek televizyon izlemiyoruz, zaten burdaki televizyon da biraz karlı gösteriyor. Ama dün akşam bir Fransız kanalında Ray Charles'ın hayatını anlatan bir filme denk geldik. Ray Charles'ın, film gösterime girmeden birkaç ay önce hayata gözlerini kapadığı 2004 yılı yapımı bu Taylor Hackford filmindeki başarılı oyunculuğuyla Jamie Foxx da en iyi oyuncu Oskar'ını layıkıyla hak etmiş. Aslında bu filmi bölük pörçük izlemişim eskiden demek ki kimi sahnelerini hatırlıyordum ama şöyle baştan sona izlemek pek bir iyi geldi ne zamandır sonunu getirebildiğim film sayısı az olan bana.
Şimdi oturup filmi anlatmayacağım, zaten izleyen izlemiştir, izlemeyen de bence ilgileniyorsa izlesin. Hem müzik tarihi açısından hem Amerika'da siyahilerin tarihi açısından da ilginç bir film. benim asıl bahsetmek istediğim ise, Ray Charles'ın o müthiş annesinin “annelik” ya da “ebeveynlik” hakkında bana hatırlattıkları. Ray yedi yaşındayken geri kalan yaşamı boyunca onu bir hayalet gibi takip eden kardeşinin kaynar su leğenine düşerek ölmesi karşısında hiçbir şey yapamamış olmanın verdiği suçluluk duygusunu yaşarken, yavaş yavaş da görme duyusunu kaybetmeye başlamıştır. Son derece basiretli ve erdemli bir kadın olan annesi onu bu yeni “karanlık” hayatına alıştırması gerektiğini hisseder. Bir gün Ray'in ayağı takılıp yere düştüğünde gidip o küçük bedeni yerden kaldırmak yerine bir köşede sesizce durup onun tek başına ayağa kalkmasını, diğer duyularını kullanarak tehlikelere rağmen yolunu bulmaya çalışmasını sadece izler. Evet, bir tarafta ocakta kaynayan su, öteki tarafta ateş olmasına rağmen bir annenin (hem de daha önce bir diğer çocuğunun kaynar suda boğularak ölümünü yaşamış bir annenin) yüreği hop oturup hop kalksa da müdahale etmeden sadece izlemeyi becerebilmesi çok zorlu bir sınav. Bunu anne olunca anladım.
Ama o çocuk, hayatı boyunca kendi ayakları üstünde durmayı becerebilmiş bir müzik dehası Ray Charles olduysa bunu o bilge kadına borçludur büyük oranda. Oğluna evin yolunu, basamakları öğretirken, “bunu iki kez göstereceğim, üçüncüde kendin yapacaksın” der, “hayat da böyledir” diye de ekler. İşte bir ebeveynin de yapabileceği çocuğunu üçüncü bir şansın çoğu zaman olmadığı bu hayata hazırlayabilmek sadece. Ama çoğu zaman onların ihtiyaçlarını gidermek, en iyi maddi imkanları verebilmek, iyi ve pahalı okullarda okutabilmek... gailesiyle debelenip dururken asıl yapmamız gerekenin onlar adına herşeyi yapmak değil de zamanı ve yeri geldiğinde kendi kararlarını verebilen, özgür ve bağımsız bireyler olabilmelerinin önünü açmak olduğunu unutabiliyoruz. Hem de bu “zamanın” ve “yerin” nasıl ve ne zaman geleceğini de bilemeden. Ray için olduğu gibi çok erken yaşta ve çok zorlu bir şekilde de gelebilir bu...
Peki nasıl bir insan bir diğerine kendi ayakları üstünde durmayı öğretebilir? Asıl mesele de bu zaten... Sanırım bu sorunun yanıtı “önce kendinden”... Örneğin Ray'in annesi hakkının yenildiği yerden dimdik yürüyüp gidebilmeyi, emeğini sömürtmemeyi, kimseye biat etmeden bağımsız durabilmeyi, kendi etiyle canıyla kendi yaşamından göstermiştir oğluna... 
Yani kendi olmadığımız şeyi çocuklardan olmalarını istemeden önce kendimiz öyle olarak... ve elbette sürekli iç sesimizi dinleyerek...
Bana okuduğum birçok kitaptan çok daha faydalı bu dersi veren Ray Charles'ın annesi Aretha Robinson'a saygılar...

Fotoğraf kaynağı: http://raycharlesvideomuseum.blogspot.com/2012_04_01_archive.html

11 Aralık 2012 Salı

Oysa ben çocuklara sonu mutlu biten öyküler anlatılsın istiyordum...

Bugün tanık olduğum iki insanlık dramını yazmak istiyorum, paylaşırsam üstümdeki bu kekremsi his biraz olsun azalır umuduyla.
İlki öğlen saatlerinde ekmek ve kartpostal almak için Serena'yla dışarı çıktığımda beni buldu. Elinde bir seyahat acentasının broşürleriyle bir kadın yanaştı yanıma, uçak biletlerinde %5 indirim yapıyorlarmış, dönüş biletimizi aldık, ihtiyacımız yok deyince “belki bir tanıdığınıza verirsiniz” diyerek elime tutuşturdu, üstüne telefonunu yazdı, “her konuda yardımcı olurum” dedi. Teşekkür edip ayrılacaktım “bir şey sorabilir miyim?” diyerek konuşmaya devam etti. “Bu yaptığım geçici bir iş, zor durumdayım, bana yardımcı olur musunuz, çocuk bakabilirim benim de çocuklarım var ya da başka bir iş...” “Biz burada kısa süreliğine bulunuyoruz, bildiğim pek birşey yok” dedim. Ama o konuşmayı bitirmekten yana değildi, kocası değil de birlikte yaşadığı kişi marangozmuş ama işten çıkarmışlar, 2 yaşındaki kızının vücudunda apseler olmuş dün gece ateşi 38,5'muş, parasetamol vermiş başka da birşey yapamamış... ve daha bir sürü iç paralayıcı şey... O anlattıkça ben yerin dibine girmek istiyorum. Bana ne oluyorsa? Bir Orhan Gencebay şarkısı olup, “Düzen bozulmuşsa...Ben mi yarattım ben mi yarattım” diye isyan edesim geliyor. Bir yandan da kabile reisi teyzeyle yapmak istediğim röportajı düşünüyorum. Ancak bizim yola çıkacağımız günden bir gün önce dönecek ve bana randevu verdikleri saatte Jerome işte. Yani benim Serena'ya bu sırada göz kulak olacak birine ihtiyacım var bu röportajı yapabilmek için. Hem kadın üç-beş kuruş kazanır hem benim işim görülür. Ama Serena böyle hiç tanımadığı biriyle durur mu ki? Peki ya onu şu bilmediğim ülkede hiç tanımadığım birine bırakmaya ben cesaret edebilir miyim? Böyle sokaktan da bakıcı bulunur muymuş? Hay aksi ne yapsak acaba? Şu kadıncağıza acaba Jerome'ların şantiyede bir iş yok mudur? ... gibi binlerce düşünce geçiyor ışık hızıyla kafamdan. Daha 2 dakika öncesine kadar varlığından haberimin olmadığı şu karşımda dikilen kadının dertleri üstüme çöküveriyor. Zaten patetik bir mıknatıs gibi bedenim, nereye gitse acılara çarpıyor. Sonra da bir şeyler yapacağım diye debelenip duruyorum. Sanırım ben Mars'a da gitsem benle gelecek olan “birilerine yardım elimi uzatarak iyi insan olma” enerjimi iyice göreyim yaşayayım diye hep beni buluyor böyle olaylar. Gerçekten de bu ne hastalıklı bir oluştur, “birilerine yardımcı olarak varlığını hisseetme hali”... Ama baksanıza daha ortaokulda gitmişim sosyal yardım koluna girmişim, daha kendi dertlerimi kaldırmaktan acizken bir de o yetiştirme yurdu senin bu yetiştirme yurdu benim dolaşıp durmuşum çocuklara üzüle üzüle. Neyse ki ileriki yıllarda solculuk, devrimcilik derken durumu teorik-politik analiz ederek akılsallaştırmış, belki bir miktar “duygusallık”tan arınmışım ya... yine de hiçbir zaman mesela bir dilencinin ya da mendil satan çocuğun yanından etkisi altına girmeden geçmeyi becerememişimdir. İlla ruhuma bir şey dokunur... bir suçluluk hissi, bir şey yapma isteği, bir şey yapamama hali... Vermesem bencillik mi ettim, cimri miyim yoksa ben gibi vicdani sorularla uğraşırsın, versem dilenciliği teşvik mi ettim kaygısı, hem hangi birine vereceksin? Zaten koca bir sektör çoğu zaman bu dilencilik. Biz de para basmıyoruz ya, nihayetinde bir maaşla geçinen mütevazı bir aileyiz. Siz diyin “dilenci karma”sı, ben diyeyim sistem sorunu ama sonuçta dünyanın bütün dilencileri de beni mi bulur arkadaş? Diye düşüne durayım sonunda kadıncağıza 500 Kamerun Frangı vererek en azından güneşin alnında elimde bir bebekle kalakaldığımız o boğucu ortamdan çıkmayı tercih ediyorum. Sonradan Jerome bunun yaklaşık yarım günlük yövmiye olduğunu söylüyor ama temiz diye alışveriş yaptığımız Fransız market zincirinde adamların günahlarını bu paraya zor sattıklarını düşününce çıkamıyorum yine bu yaman çelişkiden...

                                                          *****************
Beni bugün kasvetlendiren ikinci olaya ise balkondan sadece izleyerek dahil oldum. Baktım bir adam 17-18 yaşlarında bir genci çekiştire çekiştire resmi geçitlerde kulanılan tören alanı gibi yerde nöbet tutan askerlere doğru getiriyor. Genç sürekli bir şeyler anlatmaya çalışır haldeyken başta adam sonra da askerler iteklemeye başlıyorlar. Sanırım adam çocuğun hırsızlık yaptığını iddia ediyor. Derken askerlerden biri içerden tahta bir cop getiriyor ve bir yandan çocuğa vurup bir yandan da üstünü soydurtuyorlar. Üstündeki eski t-shirtle kalakalan çocuğu iyice yere yatırıp sopayla abanıyor askerler üstüne. Sonra sopayı adama veriyorlar o da bir güzel dövüyor. Öfkesi neyse artık onu iyice çıkarttıktan sonra adam çocuğun kıyafetlerinin olduğu torbayı alıp gitmeye kalkıyor, bütün bu süreç boyunca sürekli ben yapmadım diye çaresizce derdini anlatmaya çalışan çocuk yalvar yakar oluyor, yediği dayak değil de sokak ortasında donsuz kalıvermekten dehşete düşmüş şekilde. Neyse araya askerler giriyor, veriyorlar torbasını ve çocuk bir yandan giyinmeye çalışırken, bir yandan da olayı baştan beri sessizce izleyen kalabalığa bu sefer daha da hararetli bir şekilde anlatıp duruyor, son savunmasını verir gibi. Güçlüler işlerini görmüş, çoktan kendi hayatlarına geri dönüyorlar. Oysa genç olay mahalini bir türlü terk etmiyor, sanki yoldan geçen bir kişiye daha anlatsa acısı geçecek, hak yerini bulacak... 
Elbette bu genç çocuk suçlu muydu değil miydi, bunu bilemeyiz ama sadece anlık tanık olduğum bu sahnede yargısız infaza uğramış olduğunu düşündüğüm bu gence ezilenlerin yanında olma duygusu ile destek çıkmak, balkondan bırakın çocukcağızı diye haykırmak isteyip de susup kalıveriyorum yerimde yine. Sonra hadi dön bakalım kendi hayatına dönebilirsen, kaldığın yerden hiçbir şey olmamış gibi... saatlerce çıkamıyorum bu olayın etkisinden. Hangi anne çocuğunu hırsızlık yapsın ya da hırsızlık yaptığı iddiasıyla eşek sudan çıkıncaya kadar dayak yesin diye doğurur? Cümlesi geçiyor içimden... Akşam Jerome ve iş arkadaşı Kamerun'da bedensel cezanın yaygın olduğunu söylüyorlar, hapishane koşullarını anlatan bir belgeselde mesela yaklaşık 200 tutuklunun küçük bir odada birarada kalmak zorunda oldukları ve sırtını yaslayıp da biraz uyuyabilmek adına duvar kenarında yer için rüşvet verildiği anlatılıyormuş. Hadi diyelim burası ”geri kalmış (!) Afrika ülkesi”... Peki ya Batı? Bizim pek “medeni” ülkemiz... İşler burda pek mi güllük gülistanlık sanki? Ortada doğrudüzgün delil bile yokken yıllardır Pınar Selek'in ve daha nicelerinin çektiklerini düşünüyorum... 12 yaşında yaşından fazla kurşunla öldürülen Uğur Kaymaz'ı, onun yaşıtı cesedi paramparça Ceylan'ı, Roboski/Uludere'de ekmek parası derdindeyken savaş uçakları tarafından bombalanan 34 canı düşünüyorum... Yoksulluk ve şiddet çapraz ateşinde sonsuzluğa giden tüm bu yaşamları... düşünüyorum ve gece oluyor, kızıma güzel öyküler anlatmak istiyorum, olmuyor, boğazıma bir yumru saplanıyor çıkmıyor... Bir kasvet düşüyor geceye, gözüme uyku girmek bilmiyor...

Not:Ertesi gün...
Bugün dayanamadım ordan geçerken sordum, yargılayan değil de merakla sorgulayan bir ses tonu takınarak. Orta yaşlı babacan tavırlı asker bir taraftan Serena'yı sevip bir taraftan da neden bahsettiğimi anlamaya çalıştı. "Ben bu sabah 9'da devraldım nöbeti, bu konuda bir malumatım yok, arkadaşlar bana bir şey söylemediler," dedi. Nokta.

10 Aralık 2012 Pazartesi

Kamerun deyince...

Yer fıstığı

Kamerun'da yer fıstığı nam-ı diğer araşit, beslenmenin olmazsa olmazlarından, her köşe başında satılıyor. Atıştırmalık olarak yenildiği gibi, yağı da palmiye yağının yanı sıra mutfakta kullanılan temel yağlardan. Kızım üç aylıkken bir ara sütüm azalma tehlikesi geçirince sütü artırıyor diye bir hayli yer fıstığı yediğimden her halde tadı süte karışmış, Serena da bayılıyor. (Normalde 16 aylık bir bebeğe fındık fıstık yedirmek biraz riskli bir hareket ama kontrollü bir şekilde vermek zorunda kaldık yoksa kıyameti koparıyor.)
Bu yer fıstıkları ister azar azar naylonların içinde, ister böyle eski viski şişelerinde satılıyor çok miktarda alırsak. Valla şişelerin hijyenini artık sorgulamıyoruz ama pek fiyakalı oldukları kesin.


 

Ndole


Kamerun'un milli yemeği sanırım, kime sorsam Ndole ye dedi biz de güvenebileceğimiz bir yerde tadına baktık. Özellikle Batı Afrika'ya özgü acımtırak bir bitki olan Ndole bolca yıkanarak acısı çıkartılıyor ve balık, deniz ürünleri ya da etle ve yer fıstığı ile pişiriliyor. Genelde de muz kızartması ile servis ediliyor. Muz kızartması deyince sakın bildiğimiz muzları düşünmeyin, bu yeşilimsi olmamış muz gibi görünen ve çoğu zaman bilmeyenlerin muz diye alıp sonra şaşırdıkları "plantain". Yanında da pilav ya da geleneksel olarak patates gibi tok tutucu özelliğinden dolayı çokça tüketilen manyok bitkisinin kökleriyle hazırlanan bir püre ile yeniliyor.


6 Aralık 2012 Perşembe

Yok bu atletizm bana göre değil!

2 Aralık 2012

Kamerun'a daha adımımı atar atmaz beni hayli şaşırtan ilk görüntü havaalanından gelirken yol boyunca koşan kadınlar ve erkeklerdi. Önce İstanbul - Kazablanka arası 5,5 saat uçuş, sonra Douala'da yolcuların inip, diğer yolcuların binmesi için 1 saat bekleyiş ardından yeniden kalkış derken bilmem kaç saat, hem de kucağında diş çıkardığı için arada huysuzlaşabilen bir bebekle süren o yorucu yolculuk sonrasında göz kapaklarımı zor açık tutarken beni aşmıştı sabahın beş buçuğunda hava falan aydınlanmadan deli gibi koşup durma hali...

Derken geldiğimizin 2. haftasonu Pazar sabahı "Ohh bir güzel uyku çekeriz (tabi Serena ne kadar fırsat verirse) diye düşünürken bir garip sese uyandık. Adamın biri elinde mikrofon sanki odanın içinde feryat ediyor. Neyse geçer herhalde biraz daha deneyelim uyumayı falan dedik ama olacağı yok. Kalktım baktım ki, karşımızdaki cadde yine trafiğe kapanmış (geçenlerde de devet başkanları gelecek diye kapanmıştı). Bu sefer CAMTEL (Kamerun Telekom) önünde sahne kurulmuş, bir olimpiyat havasında, her yerde siyahi koşucular... meğersem maraton varmış. Evet sporu severim, olimpiyatlarda siyahi sporcular rekor üstüne rekor kırınca biraz da tarihsel olarak ezilmişlerin yanında olma duygusuyla ben de sevinirim ama hayır sabahın köründe benim gibi sabah uykusunu seven birine göre değil... derken aklıma işgüzar bir beden eğitimi öğretmeninin gazabına uğrayıp da hüsranla sonuçlanan atletizmle kısa süren flörtüm geldi: Ortaokul 1. sınıftayız, takımda eksik varmış sabah bizi koşturdular, ben de ne bileyim bir şekilde birinci geldim, dediler toparlan yarışmaya gidiyoruz, iyi güzel, yolda hoca "engelli koşuda eksik var, sen onu koş"demez mi, iyi tamam da nasıl? İşte ayağını şöyle kaldır, böyle zıpla, derken daha ısınma turlarında kendimi Darüşşafaka'nın toprak pistinde bir yanımda devrilmiş engel, diğer yanımda bana sırıtarak bakan diğer genç sporcular, iki seksen yatar buldum. O şapşallıkla elimi de doğru düzgün koyamamışım, yüzüm fena halde yaralanmış, revir mevir derken eve hem geç (malum cep telefonu da yok o yıllarda) hem de morarmış bir suratla gidince bizimkiler fena telaşlanmıştı... O zamanlar bunun pek üstünde durmamıştım ama şimdi aklıma gelmişken, belki de artık bir anne olduğum için bunun o beden eğitimi öğretmeninin nasıl da büyük bir sorumsuzluğu olduğunu fark ettim. Hadi fiziksel olarak kalıcı bir yaralanma olmadı, acaba ergenlik çağında bir kızda psikolojik etkisi olmuş mudur bu olayın? Bilemeyiz.


Beni eski günlere götüren bu Pazar sabahında felaket tellalı gibi böyle saatlerce bağıran amca benim bir türlü anlayamadığım Fransızcasıyla bir şeyler haykıra dursun, neyse ki iki-dilli Kamerun'da amcadan fırsat buldukça İngilizce bilgi veren ablamız sayesinde biraz daha neler olup bittiğini, maratonun güzergahını, hangi binaların önünden geçtiklerini öğrendim. Ardından bangır bangır çalınan güzel Afrika müzikleriyle de artık iyice ayılmış olarak ailecek dans ettik, atletizm tarihinin kara yıldızlarına selam ederek bir güzel kurtlarımızı döktük evin içinde...

5 Aralık 2012 Çarşamba

22 Kasım 

Adı "Blanche" (dişiler için "beyaz" demek Fransızca), kendi siyah otelin temizlik görevlisinden güzel bir hatırlatma: Serena kadıncağızın yeni temizlediği yere yemek tabağını boşalttıktan sonra ben kızınca: "Sağlığı yerinde ki yaramazlık yapıyor, eğer bir çocuk büyükler gibi davranırsa asıl o zaman problem vardır" demez mi?
Evet, belki bildiğimiz ama gündelik koşuşturmanın içinde çoğu zaman unuttuğumuz basit bir gerçek. Çocuk çocukluğunu yapacak. Nokta!

Gerçekten de insanın ne zaman kimden ne öğrenebileceğinin asla sınırı yok. Ve ben yaşamı işte tam da bu yüzden seviyorum. 

Bugün Blanche ile aramdaki bu diyalog, Sri Lanka'daki 3 ayımda bana can yoldaşlığı eden ev sahibemiz/komşumuz Shanthy ile bir anımı hatırlattı. Ben 10 aylık Serena'ya sanki yemek adabı öğretecekmişim gibi yine illa mama sandalyesinde otursun da yesin diye çocukla çocuk olup inatlaşa inatlaşa yemek yedirmeye çalışırken, bizi bir ucube seyreder gibi izleyen Shanthy "bebekler oyun oynayarak yemeği, bir de yerden yemeği daha çok sever" deyip ağlayan Serena'yı mama sandalyesinden kaldırıverip yere koymuştu. Yere inince kızımın gözlerindeki mutlulukta kendi modernite duvarıma çarpmıştım. Bir anda kimi Batılı toplumlarda, mesela Fransa'da çocuklarına fazla "otoriter" ve "modernist" davranmakla eleştirdiğim ailelerle aynı yere düştüğümü fark edip şaşırmıştım kendime. Gerçekten de Sri Lanka'da çocukların çocuk olma hallerini bize göre daha rahat kabul ediyorlardı sanki. Hatta işi belki biraz da abartıp çocukları ağlatmamak gibi bir kültürleri vardı. Ben ilk başta bunun Shanthy'nin o yumuşacık kalbiyle ilgili zannetmiştim. Mesela bir seferinde gece 11 gibi sanırım gaz sancısından ağlayarak uyanan Serena'ya gaz masajı yapıp, acaba dişi mi tuttu diye düşünerek diş ilacı sürmekle uğraşırken, normalde o saatlerde bilmem kaçıncı uykusunda olan Shanthy hangi arada uyanmış da penceremizde bitmişti anlayamamıştım. 
Sonra yine bir akşam ben bir yandan yemek hazırlamaya çalışırken bir yandan da emekleye emekleye mutfakta mızlanarak etrafımda dolaşan Serena'dan dolayı elim ayağıma dolanmış bir tabak kırmıştım ve artık sinirlenip Serena'ya bağırıyordum ki Shanthy "bir ses duydum, her şey yolunda mı, yardım edeyim mi" diyerek ta komşunun evinden uçarak bizim kapıya gelmişti (ama sinir küpü Selen o anda bırak kadına teşekkür etmeyi kendi kendine "Yav kendi evimde kendi çocuğuma da kızamayacak mıyım? " diye söylenmeyi de ihmal etmemişti...)
Meğersem ki bu bebeklerin ağlamasına dayanamama hali sadece bizim Shanthy'ye özgü bir durum değilmiş. Daha sonra orada bir yardım kuruluşunda çalışan Kanadalı bir ailenin anlattıkları da bende bu meselenin daha sosyal bir olgu olduğu kanısını güçlendirdi: Şimdi bir seferinde anne, kendi annesiyle beraber uyku eğitimi kapsamında çocuğu yatağa yatırmışlar kapıdan da "pış, pış, pış" diyerek çocuğa kendi kendine uyumayı öğretmeye çalışıyorlarmış. Bu sırada evde bulunan yardımcı, "Madame baby crying, baby crying" diye bağıra çağıra arkalarından zıpkın gibi bulunduğu yerden fırlayıp iki kadının kapı önündeki barikatını aşıp yatağında ağlamakta olan bebeği  kucağına alıvermiş, bir çuval inciri mahvettiğinin farkında bile olmadan...
Sonra başka bir gece de yine uyku eğitimi kapsamında uyanan bebek yatağından alınmadığı için ağlamaya devam ederken, kapıdaki güvenlik görevlisi sonunda ev sahibine mesaj atmış: "Not wake up? Baby crying!"

Farklı toplumların çocuk algıları, onlara yaklaşımları, eğitim farklılıkları başlı başına ayrı bir inceleme konusu ve bir gün daha çok vaktim olduğunda bunu daha fazla araştırmak isterim, şimdilik sadece naçizane gözlemliyorum. (Bu arada aklıma geldi, master tezimi yazarken acaba neresi işime yarar diye göz attığım Tarih Vakfı'ndan çıkmış Toplumsal Tarih'te Çocuk kitabı vardı, şimdi yeniden bir de göçebe annenin gözüyle yeniden bakmak epey ilginç olabilir...)

Neyse Hint Okyanusu'ndan Atlas Okyanusu'na bu iki güleç yüzlü esmer kadına bizi bize getiren hatırlatmaları için teşekkür edip bu yazıyı da burda noktalayalım o zaman.... 
TEŞEKKÜRLER SHANTHY!
TEŞEKKÜRLER BLANCHE!

29 Kasım

Bundan yaklaşık 20 yıl önce Amerika'nın göbeğinde aralarında bir adet Türk asıllının da olduğu bir grup Amerikalı'nın arabalarının pencerelerinden sarkıp "Nigger" diye bağırdığına şahit olmuştum. Sinirlenmiştim. Kamerun'un başkentinin ortasında da benim arkamdan "Blanche" (Beyaz kadın) diye bağırdıklarında ise kızmak yerine "yok, bir hata yapıyorsunuz o beyaz ben değilim" demek istedim doğrusu. Evet beyazdım ve beyazların kolonyal tarihlerinden hiç de gurur duyacak değildim. Tabi aslında sadece beyaz değil "beyaz bir kadın" olduğum için laf atıyorlardı bana ve normalde İstanbul'da ya da başka bir yerde olsa o erkeklerin gözünü çıkarırcasına karşılık verecek olan ben ne yaptım: sadece kızımın pusetini iterek sessizce yoluma devam ettim.

24 Kasım

Bütün hafta boyunca hep beraber gezeceğiz diye beklediğimiz haftasonu geldi... Maymun ve gorillaların koruma altına alındığı doğal parka mı yoka daha yakındaki parka mı, ya da eski bir manastırın içindeki Kamerun Sanat Müzesine mi gitsek derken, kahvaltı, toparlanma, market alışverişi, bu arada Serena'nın öğle uykusu derken biz çıktığımızda bastıran şiddetli sağanak nedeniyle sadece arabayla kısa bir şehir turu yapıp eve döndük... Aniden sağanak başlayınca sokaklardaki bütün bu insanlar nereye doluşuyor da yok oluveriyorlar bunu çözemedim, aniden açılıveren gizli bölmeler var sanki yerin altında, araştırmalarımı sürdüreceğim bu konuda :))


29 Kasım

Yoksulluğun, yani sınıf farklılıklarının en yoğun hissedildiği her yerde olduğu gibi burada da muktedirlerin kaybedecek çok şeyleri var. Ve bundan dolayı da halk ayağına giyecek pabuç bulamazken, halkı temsil ettiğini iddia edenler de altlarında en lüks arabalarla ve en yüksek güvenlik önlemleriyle halkın içine çıkıyor (daha doğrusu biraz yakınından geçiyor). Bugün Ekvator Ginesi 'nden devlet erkanı ile Kamerun devlet erkanının buluşması gerçekleşeceğinden, bütün şehrin trafiği altüst oldu, saatlerce yollar kapandı. Ben de bu buluşma yakındaki Hilton'da olduğundan balkondan olanlara tanık olma fırsatını elde ettim. Nasıl da bizim ülkeye benziyor derken, Jerome da "bunu Fransa'da yapsalar herhalde devrim olur" demez mi? Ben pek emin değilim... 


Devlet başkanı geçerken herhalde hareket etmek yasak ki, insanlar oldukları yerde kıpırdamadan, saygı duruşunda gibi kalakaldılar bir süre.


22 Kasım

Yakınımızdaki  "Blackitude" adlı etnografya müzesine bir uğrayayım dedim. Bir sergi salonu ve bir de hediyelik eşya satılan odadan oluşan küçük ve basit müzecik Batı Kamerun'un tek kadın şefi Fô Nab Ngo I Agnes tarafından kurulmuş. Bugün şanslı günümdeydim herhalde, müze müdürü beni gezdirirken rastlantı sonucu oradan geçen kadın şefimiz bizle sohbet etti, beni kırmayıp (belki de daha çok Serena'nın tatlı haline dayanamayıp) fotoğraf çektirmeyi de kabul etti. Normalde "notable" (tanınmış, ileri gelenlerden) olmayanlarla fotoğraf çektirmeyen "majesteleri", Serena için "bu hanımefendi de notable olacak herhalde ilerde" diye bir kehanette de bulunmayı ihmal etmedi. Kehanetin akıbetini bilemem ama benim iletişim bilgilerimi aldılar, müze ve vakıflarını tanıtmak amacıyla sıkça dolaşıyorlarmış, yolları bizim memlekete de düşerse onları gezdirme sözüm var. Valla ne diyeyim, 80 milyonluk memleketin tepesindekilerden çok daha vakur ve saygıdeğer bir hali vardı bu şef teyzemizin. Saygı duydum.

Not: Kendisiyle röportaj sözü de aldım ama maalesef şu anda Paris'teymiş, umarım biz gitmeden dönmüş olur...

Kısa kısa Kamerun izlenimleri:

Yolculuktan bir enstantane: Önümdeki Kamerunlu hatun kişi uçak tam kalkmak üzereyken telefonda konuşmaya başlayınca, ben ana kartal misali "kimsenin hele de benim kızımın hayatını riske atmaya hakkınız yok" şeklinde dilimin döndüğünce Fransızca bağırırken Serena da olaya "ble bleh bleh bleh " diye katıldı. Gülmem geldi bir yandan...
Bir de her Fransızca ortamda "dö" ve "Dako"dan oluşan iki kelimelik Fransızcasıyla dahil olmaya çalışıp girdiğimiz her dükkandan çıkarken, yollarda felan benim konuştuğum herkese el sallamayı da ihmal etmiyor Serena.

19 Kasım

Kamerun'dan ilk izlenim:
Diş çıkarmakta olan ve durmayan bir bebekle 18 saat süren yolculuk sonrası Pazar sabahının beş buçuğunda yol kenarında koşu yapan Kamerunlu kadın ve erkeklere yorgun ve şaşkın gözlerle bakakaldım...

20 Kasım 2012

Yaounde'de her adım başı birileri birşeyler satıyor, telefon, kontür, döviz, saat, terlik, kolye, kürdan, garip garip içecekler, T-shirt, kartpostal... Bugün evin yakınındaki Fransız Kültür Merkezi'nde kanguruda asılı Serena'yla Afrika'da çizgi romanlarla ilgiliyi sergiyi gezmeye çalışırken iki kez birileri çok gizli birşey söyleyecek gibi yanıma gelip kolye satmaya çalıştı, ellerindeki kutuda çoğu plastik garip garip kolyeleri göstererek. Fes'de değerli taş diye plastik kolyeleri bize kakalayan Berberi esanaftan sonra dilimiz yandığından hiç mi hiç yanaşasım olmadı valla bu tekliflere..

Bu arada geleli 3 gün oldu, hemen alışıverdik buraya da, insanoğlu muazzam bir adaptasyon gücüne sahip nasıl bir canlı, her seferinde kendime hayret ediyorum.
Şimdilik zamanımız daha çok evde geçiyor. Evden memnunuz: geniş, 3 tane banyo ve bir sürü dolap, çekmece, vs.. var. 12 katlı bir apart otelin 6. katındayız, karşımızda Hilton ve de birtakım bakanlık binaları falan var. Alışveriş için Casino denen Fransız market zinciri çok yakında, her tür Fransız ürünü bulmak mümkün ama ithal olduğu için pahalı. Bu arada "mahallemizi" tanıyoruz yavaş yavaş. Yine yakında Fransız Kültür Merkezi var, bugün orda bir çizgi roman sergisine uğradık, haftaya da kukla tiyatrosu festivali varmış, Serena için ilginç olabilir, gideceğiz bakalım.
Burada insan Sri Lankalıların yüzünden eksilmeyen gülümsemeyi arıyor doğrusu. Sonuçta Afrika'dayız sert yaşam şartları insanların yüzünden okunuyor.

Burada gezilecek pek yer yok diyorlar ama havaalanı tarafında bir Hayvanat bahçesi, daha yakında da bir park varmış. Aslında rehberlerde bayagı bir restoran var ama Jerome'un iş arkadaşları dışarda yiyip mideyi bozuklarından pek dışarda yemiyorlarmış, Jerome işe konserve felan götürüyor, şimdi o eski sefertaslarından olacaktı... Ama ben yine de temiz ve yerel yemeklerin yapıldığı bir yer bulabileceğimiz inancındayım. Bu arada 2 akşamdır yandaki gece kulübünden yankılanan soul ritimleri insanı fena halde cezbediyor, Serena'yı babasına bırakıp o mekan nereyse yavaş yavaş kaymamak için kendimi zor tutuyorum.

Küçük civciv Serena da gayet iyi, ishali geçti, iştahı yerinde ama diş ağrısı devam, zavallıcık gidip gelip dolaptaki ilacını istiyor benden. Ayrıca mango ve papayalara kavuştuğu için de gayet memnun.

23 Kasım

Serena'ya Kamerunlu talipler çıkmaya başladı bile. Yolda yürürken "İşte benim gelinim" diye sevenlerin sayısı arttıkça artıyor, köşede telefon kontörü satan aile ve Serena'dan birkaç ay küçük oğulları pek bir ilgilendiler kızımla. Artık ne olur bu işin sonu bilemem...

24 Kasım

Kamerun'unda elbette bir Eto'o furyası hakim, her genç Eto'o olma hayalinde, her yerde Eto'o formaları satılıyor, görünen o ki bir forma almadan geri dönmemeli...

25 Kasım

Bir haftadır hâlâ Kamerun yemeği yiyemedik ama son zamanların en iyi pizzasını Yaounde'de "La Terrsasse" adlı restaurantta yiyecekmişim da yiyecekmişiz meğer.Ara sıra beni paranoyaya sokan sivrisinekler dışında herşey güzeldi. Kamerun sıtmanın yaygın olarak görüldüğü bir ülke ve özlelikle gün batımından sınra sivrisneklerden iyi korunmak lazım. Koruyucu amaçlı tabletler var yan etkilerinden çekinip (mesela mideyi mahvediyormuş), biz bile kullanmadık,  Serena'ya hele hiç olmazdı...

28.Kasım

Musluktan ara sıra kahverengi akan su dışında herşey yolunda. dünyada 1,2 milyardan fazla insanın suya ulaşamadığını hatırlarsak, 24 saat musluktan (hem de sıcak) akan suya şükretmek gerek...




MERHABA!

Çok heyecanlıyım, bir o kadar da utangaç... Evet bir süredir hayalini kurduğum yeni bir maceraya başlamanın heyecanının olması kadar normal bir şey yok da bu utangaçlık neyin nesi... Neyse atarım üstümden herhalde.
Bir blog yapmayı 2009 yılında, işi gereği sürekli başka ülkelerde yaşamak durumunda olan Jérôme'un peşi sıra gittiğim ilk destinasyonumuz Kazablanka'da düşünmüştüm. İlk kez bu kadar "değişik" bir ülkede uzun sayılabilecek bir vakit geçirecektim ve fırsatını buldukça, içim doldukça, artık kilometrelerce uzaktaki ailemin, dostlarımın ve de İstanbul'un özlemi içimi sardıkça bilgisayar başına geçip mailler döşüyordum, deneyimlerimi, gezip gördüklerimi paylaşmak adına. Bunlara gelen tepkilerden "güzel ifade ediyorsun kendini, yaz bunları, kitaplaştır" diyenler bana yazma konusunda motivasyon verse de, yazdıklarımı toplumsallaştırmak fikri biraz tedirgin etmedi değil beni. Dostlara mail yazmak, ya da bir analiz veyahut inceleme kaleme almakla aynı şey değildir hiç tanımadığın, yüzünü görmediğin birilerinin okuma ihtimalini bile bile iç dünyanı çıplakça yazmak, mahremiyetini paylaşmak... Hani şu meşhur kalbiyle karın boşluğu arasındaki yerde oluşan kelebeklenme hissi gibi, biraz aşk, biraz uçma korkusuyla gelen adrenalin gibi aslında... İnsan tam olarak niye istediğini bilemez, yani adını koyamaz ama ister bir yandan da...

Henüz bebekli bir hayata başlamadığımızdan ve ben de hayatımda hiç olmadığı kadar çok vaktim olduğundan akşamları Kazablanka'da her köşe başında bulunabilen "korsan film" gecelerimizde bol bol film izledik. Bu filmlerden biri olan "Julie ve Julia"da  Julia Child'ın yemek tarifleri üzerine bir blog yapan ve bu süreçte hem Juia Child'ı, hem kendini, hem de yaşamı yeniden tanıyan  Julie'nin hikayesi hem o dönemde kendimi verdiğim değişik yemek yapma macerası hem de insanın hayatta yeni deneyimlerini hiç tanımadığı insanlarla samimi bir şekilde paylaşması açısından beni heyecanlandırmıştı.

Ama sonradan göçebe hayatımızın bir parçası olan ülke değişiklikleri, harala gürele, hamilelik, doğum ve her çocuklu ailenin bildiği bebekli geçen ilk yılın telaşı derken olmadı, olamadı... Ama dünyanın bu en muhteşem, en öğretici deneyimi başka birçok şeyin yanı sıra bir de bu blog dünyasıyla tanıştırdı beni. Pek pimpirikli başladığım hamilelik dönemimden bugüne kadar aklıma takılan bir dünya soruya aslında aslında yazar olmayan ama yazarım diye çıkanlara bazen taş çıkartacak güzellikte yazılar kaleme alan anne bloglarında yanıt bulmuştum (ya da kimi zaman daha çok kafam karışmıştı :) Önceden de elbette bir şeyler araştırırken bloglar çıkıyordu karşıma ama annelik konusundaki bloglar, (özellikle de yakın çevremde annem dışında bir anne olmadığından) başka annelerin "annelik" süreçleri, çocuklarına ne yedirip ne içirdikleri kadar kendilerinin ne yiyip ne içtikleri, yani benim gibi yeni annelerin bu deneyimi nasıl yaşadıkları benim için merak konusu olmuştu.

Bu arada göçebe hayatımıza 2 ülke ve birkaç bavul dolusu daha yaşanmışlık daha ekleyerek yola devam ettik. Bu sefer de "nerden başlasam" sorusu var ki bu da saçmaydı, şu anda nerdeysem işte ordan. Sonra eskiler de sırası geldikçe, lazım oldukça gelirler, tabi canları isterse...

Teknolojiyi sadece ihtiyacım olduğu ölçüde minimum kullanan biri olarak ben bu işleri pek bir karmaşık sanırdım. Dün gece biraz kurcaladım ve gördüm ki o kadar da değilmiş...
Eee madem öyle neden olmasın? Artık 3 kişi olarak devam eden sürekli yeni kültürlerle harmanlanmalarımı yazmak, neredeyse 16 aydır sadece 7/24 çocuk bakan ve bu kadar süre aynı şeyi yapmaya hiç de alışık olmayan bana ve ruhuma eminim ki çok iyi gelecek.

O zaman hadi bakalım kolları sıvayalım ve ilk sımsıcak merhabamızı Kamerun'dan gönderelim...


İşte bu ilk sözcüklere başkent Yaounde'deki otelin balkonundan eşlik eden görüntü...