24 Mart 2014 Pazartesi

Kara kaşlı küçük prensin ardından…Bir ekmek niye kanar?... *


Hani bir şey ters gider hayatta, hatta gitti mi bir sürü şey birden ters gider, bir anda tepetaklak olmuş, dibe batmış hissedersin. Battıkça batarsın, ama bilirsin ki an meselesidir düştüğün dipten yeniden ayağa kalkman, en dibe batacaksın ki yerden güç alıp yeniden yükselesin. Bilirim herkesin vardır böylesi dipleri.
Şimdi, bugünlerde yine yaşıyorum o dibi, ben, sen, o, her birimiz, toplum olarak, dünya denen karaya dönmüş mavi renkli gezegenin dört bir yanında… teker teker kendi küçük dar sokaklarımızda ve hep beraber haykırarak geniş sokaklarda… Üç ağaç, beş ağaç, bir can, bir can daha, iki can etmiyor milyonların yüreği oluyor, iki can yetmiyor, Ethem ölüyor, Mehmet ölüyor, Abdullah Cömert oluyor… yakartop oynardık kalan canlarımızla çıkan arkadaşları geri alırdık oyuna, Abdocan da elinde kalan tek bir canıyla arkadaşlarını geri almaya çalışıyor,  Medeni oluyor, koca bir ülke ediyor, Ali İsmail korkmuyor, daha kaç can gerekiyor, Ahmet ölüyor, dünya oluyor, dünya ölüyor, tamam diyorsun artık yeter, onlarcanın gözü çıkıyor, dibi gördük, gelmiyor o en dip, kasetler, ayakkabı kutuları çıkıyor, ses kayıtları, lanet olası daha ne kadar batabilir ki insanlık, vicdanın kilosu olur mu? Oluyor topluyorsun çıkarıyorsun ede ede 16 Kilo ediyor,  yürekler tek bir ismi haykırıyor, Berkin Elvan gidiyor…  “On dört yaşı diken ile kaplanıyor”… şarkılardan nefret ediyorsun… Ya Basta! Diye haykırmıştı Zapatistalar, işte öyle haykırıyorsun, Artık yeter! Ama gelmiyor, bir türlü görünmüyor dip, hani o basıp da yukarı çıkacağın o kahrolası en dip gelmiyor, Berkin ekmek almaya gidiyor, geri gelmiyor… 2,5 yaşındaki kızına sarılmak sımsıkı sarılmak istiyorsun… sarılamıyorsun, sarılsan suçlu hissediyorsun,  çocuklarına artık sarılamayacak anaların gözlerinden utanıyorsun,  lokmalar diziliyor boğazına, ekmek görmek istemiyorsun, ekmek olmak istiyorsun, evet sadece bir somun ekmek olmak istiyorsun, Berkin’in koşup getiremediği ekmek olmak istiyorsun, biliyorsun bundan böyle hiçbir anne çocuğunu içi burkulmadan ekmek almaya gönderemeyecek, ekmeğimizde artık kan sesleri var… bir ana haykırıyor “Dünya cennettir bir parça ekmekle insan doyuyor”… Ama kimilerinin gözü doymuyor… İnsafa gelir sandıkların bir türlü insafa gelmiyor… Hrant’ın ayakkabısının altındaki delikte, Uğur Kaymaz’ın 12 yaşındaki bedenine saplanan o on üç kurşunda çıkmayan vicdan, bir somun ekmeğe çıkacak sanıyorsun, çıkmıyor kahrolası çıkmıyor ortaya, o en dip yine gelmiyor, uyusan uyuyamıyorsun, uyansan uyanamıyorsun… anneliğinden utanıyorsun, ana baba olmak hiç bu kadar ağır gelmiyor, 16 kiloyu hiçbir vicdan tartmıyor… tek istediğin bir dost omza başını dayamak bu saatten sonra… Berkin’i milyonlar geri getirmek isterken başka bir can daha gidiyor… Burakcan oluyor…  kurban gidiyor kirli oyunlara, oyunlarına… yakartop böyle oynanmaz ki, canla can alınmaz ki? Yakartoptan, oyunlardan nefret ediyorsun… Oysa sen biliyorsun… anaların gözlerinden babaların sözlerinden biliyorsun… yavrunun gözlerine bakamıyorsun… belki sokaklarda bir slogan daha fazla söyleseydim, bir tweet daha atsaydım, ne bileyim bir yazı daha yazsaydım, bir şarkı söyleseydim, belki önleyebilir miydim tüm bunları … gerçekler açığa çıksın diye bir video daha paylaşıyorsun… olmuyor, en dip bir türlü görünmüyor, bilgisayar başında oturup kilometrelerce uzaktaki ülkenden beyaz atlarına binip giden küçük prenslerden haber almaya çalışmaktan gözlerin acıyor, sinirden, öfkeden, ağlamaktan için kuruyor… kızının sarı saçlarında, ela gözlerinde, beyaz teninde, devlet dersinde öldürülen Ceylan’ın siyah koca gözlerini, Berkin’ın kara kaşlarını görüyorsun… devletten de derslerden de nefret ediyorsun, bir tek çocukları seviyorsun, bir de çocuklar ölürken susmayanları, o çocukları seven diğer yürekleri seviyorsun… kelimelerden, ağıtlardan da nefret diyorsun ama olmuyor, yazmasan çatlayacak gibi oluyorsun… deliriyorsun…
******
Yıllar önce, Berkin’in doğduğu sene deprem bölgesinde hayatı normale döndürmek amacıyla bir vakfın çalışmalarına katılırken “travma sonrası stres bozukluğu” eğitimleri almıştık. En önemli aşamalarından biri anlatmak, anlattırmaktı. On dört yıl sonra durup dururken değil, teker teker çocuklar bilerek isteyerek öldürülürken bu eğitimi hatırladım yeniden. Sözün bittiği yer olduğunu bile bile sohbetlerde, internette her yerde bir şeyler anlatmaya çalışıyoruz, kimi zaman bak bu rezillikleri de bilinirse belki insafa gelir birileri diye ama artık Berkin’in cenazesinden sonra yaşananlar da gösterdi ki vicdan, onur ve insaf gibi değerler kimilerinin gönül evine hiç uğramamış. Bir eylemde yazmışlar “269 gün toprak almaya utandı siz utanmadınız diye”… Koca bir kabusta gibiyiz, bağırırsın bağırırsın kimse duymaz ya sesini ve bir süre sonra sen bile duyamaz hale gelirsin kendi sesini… Biz çocuklarımıza içinde şiddet sahnesi olmayan bir çizgi film bulacağız diye kılı kırk yaraduralım,  yolda yürürken, bir ağaca sarılırken, cenaze dönüşü, parkta otururken böcek ilaçları gibi üstümüze sıkılan gazlar, plastik mermiler, kafamıza yediğimiz gaz kapsülleri, coplar ve onca ölüm yetmezmiş gibi en çok da sesimizi duyuramadığımız bu kabustan dolayı travma yaşıyoruz… İktidar ve para hırsıyla gözü dönmüş bir avuç zalim yüzünden evet koca bir toplum travma yaşıyoruz… dayanamıyoruz söylemeliyiz, söylemezsek öfkeden ikiye yarılacağız… kendimden biliyorum…

11 Mart 2014 Günü
Berkin’in ölüme son direndiği gece, onun yaşadıklarından habersiz korkunç bir baş ağrısıyla uyuyamamıştım nedensiz. Ertesi sabah birkaç hafta önce Seafort adındaki eski bir Alman kasabasında kilisenin hasat şenliği sırasında tanıştığım Father (Peder)Jim Türk olduğumu öğrenince Negril’de yaşayan bir Türk tanıdığını söylemişti. Biraz internet araştırması sonucu dört yıldır Jamaika’da yaşayan Emrah’ı bulup, daveti üzerine 11 Mart günü çalıştığı otelde gerçekleştirilen Kültür Günü’ne gittim Serena’yla. Yüz yüze ilk kez karşılaşmamızın merhaba, nasılsınız’lardan sonraki belki üçüncü cümlesi “Çocuk öldü” oldu. Sabah toparlanıp bir saat uzaktaki Negril’e gitme telaşı içinde internete bakamamıştım. Kalakaldım. Evet, belliydi, 16 kiloya düşmüştü, ama Berkin direngendi, 268 kere bunu görmüştük. “Uğursuz adam aradı ondan gitti çocuk” derken Emrah, ben iki gün önce sahilde Jamaikalıların ve turistlerin meraklı bakışları altında elimde bir taş parçası, kumlara #DirenBerkin, #UyanBerkin yazışımı hatırlıyordum… sonra dalgalarla yazının silinişini … “Suya yazdım adını affet beni çocuk, dalgalar adını alıp götürmese, 270. günü görürdün belki” diyorum içimden. Kendime kızıyorum. Jamaika’da iki Türkiyeli, aklımızın yarısını zor tutuyoruz. Otel sahibinin kurduğu vakfın çocuklara kütüphane oluşturmak için düzenlediği şenlikte biz yasımızı tutuyoruz. Saatler geçiyor, Negril’deki çeşitli okullardan gelen Berkin yaşında çocuklar aylardır hazırlandıkları şarkıları söylüyorlar, oyunları sergiliyorlar, alkışlıyoruz, biz orada 2 Türkiyeli Berkin’in direnişini alkışlıyoruz… saatler geçiyor, sohbet derinleşiyor, Serena ilk kez gördüğü Emrah abisinin omuzlarında oyunlar oynuyor, biz iki “zıt” siyasi geçmişimizle aynı çocuğun yasını tutuyoruz… Bağış yapıp, kütüphanenin duvarını oluşturacak iki tuğlaya Berkin’in adını yazıyoruz, rastgele iki tuğlaya… sonradan fark ediyorum aradaki tuğlaya başka birisi “One Love” yazmış… Sonra bir ara “Din işte böyle kitleleri uyuşturuyor” diyor Emrah, aylardır yıllardır Türkçe konuşmaya hasret anlatıyor, ben o gün bir insanla tanışıyorum, ben o gün hayatımda ilk kez eski bir ülkücüyle sohbet ediyorum, elinde telefon Türkiye’den haberleri aktarıyor, bir ara Milli Eğitim Bakanı istifa etmiş diye haber veriyor, çölde bir parça su bulmuş gibi sevinecek oluyoruz, dedim ya toplumca travma yaşıyoruz, Berkin ölüyor, biz istifaya seviniyoruz, ha zaten o da serapmış, ona da eyvallah diyoruz… Boy boy kara kara çocuklar “One Love”ı söylüyor, sanki Berkin “Çocuklar öldürülmesin ekmek de alabilsinler” diye bağıra bağıra onlara eşlik ediyor… o andan sonra dünyanın bütün çocukları Berkin’in haşarı gözleriyle bakıyor, onun çocuk sesinde şarkılar söylüyor, ben artık gözyaşlarımı tutamıyorum, kızım görmesin diye sırtı bana dönük şekilde kucağıma oturtup ritme kendimi kaptırıyorum …

One love, one heart (Tek aşk, tek yürek)
Let`s get together and feel all right (Haydi bir araya gelelim ve iyi hissedelim)
Hear the children crying  (Çocukların ağladığını duy)
Hear the children crying (Çocukların ağladığını duy)
Let them all pass all their dirty remarks (Bırak onların tüm kirli düşünceleri geçsin gitsin)
There is one question I`d really love to ask (Gerçekten sormak istediğim bir soru var )
Is there a place for the hopeless sinner?
Who has hurt all mankind just to save his own?
Sadece kendini kurtarmak için tüm insan ırkını inciten /Umutsuz bir günahkar için bir yer var mı?)
Believe me (inan bana)
One love, one heart (Tek aşk, tek yürek)
Let`s get together and feel all right (Haydi bir araya gelelim ve iyi hissedelim)
As it was in the beginning (Başlangıçta olduğu gibi)
So shall it be in the end (sonunda da öyle olsun)….
One more thing
Bir şey daha
Let`s get together to fight this Holy Armageddon (Şu Kutsal Armagedon ile savaşmak için bir araya gelelim)
So when the Man comes there will be no, no doom (Öyleyse insan yola geldiğinde, acı akıbet olmayacak )
I`m pleading to mankind (İnsan ırkına yalvarıyorum)



Gözüm Berkin'in adının yazdığımız tuğlalarda, Bob Marley’nin sözleri okul korosundaki Jamaikalı çocukların detone, ürkek seslerinde o gün olduğu kadar anlamlı bir daha hiç olmayacak.  Onu biliyorum. Oysa şarkılar, şiirler tüm anlamlarını Berkin’in bedeniyle beraber kaybetmediler mi? Niye dinliyorum, niye hâlâ buradayım? Hayat devam ediyor… Neden sonra sahneye oralı kırık bir genç çıkıyor, çocuklardan daha da detone hiç duymadığım bir şarkıyı söylüyor, zaten kafam yerinde değil, hiçbir şeye tam konsantre olamazken sözcükler kulağımda çınlamaya başlıyor…

All my friends which passed away /Meet me at the river some day/To all my fallen friends 
(Göçüp giden tüm arkadaşlarım/Bir gün nehirde buluşalım/ Düşen tüm arkadaşlara )
Life goes on/ on and on/Till we meet again 
(Hayat devam ediyor/ durmadan devam ediyor/Yeniden buluşana kadar)
My friend died which he never deserved at all (Arkadaşım öldü/hiç hak etmeden öldü) …



Jamaika’da düğünler gibi cenazelerde de şarkı söyleyip dans ediyorlar, dersin ki bugün orada kendi usullerinde Berkin’e cenaze töreni yapıyorlar. Oysa hiçbirinin haberi yok, biz orada sadece iki Türkiyeli yasımızla baş başa, şaşkın, kırgın, öfkeliyiz…
Kapanış konuşması için Father Jim elinizi göğsünüze koyun ve iyi bir dilekte bulunun diyor, içimden Berkin diyorum, bir de değişsin artık bu oyunun kuralı, yakar top böyle oynanmaz ki diyorum, hıçkırıklarımı tutamıyorum,  bir bakıyorum karşımda tanımadığım bir turist kadının gözleri doluyor…
Ben o gün denizin içine batan kızıl güneşle son kez Berkin’in adını kumlara yazıp ölümsüzlüğe uğurluyorum kara kaşlı küçük prensi… 

*Daha önce dost site uzuncorap.com'da yayınlandı.
 (http://uzuncorap.com/2014/03/18/ekmegimde-kan-sesleri%E2%80%A6-kara-kasli-kucuk-prensin-ardindan%E2%80%A6/)

7 Mart 2014 Cuma

Çalmak var çalmak var

“Sana gitme demeyeceğim. 
Üşüyorsun ceketimi al. 
Günün en güzel saatleri bunlar. 
Yanımda kal.”*
Demiş ya şair. Benim için günün bu “en güzel saatleri” Boğaz’da bir vapurda tarihi yarımadaya doğru kafamı çevirip de göğe baktığımdaki günbatımıdır. Jamaika’da güneşin en güzel battığı yerlerden biri Negril’miş, hatta dünyada çapında ünlüymüş Negril’in günbatımları, görmedim henüz bir şey diyemeyeceğim.
Montego Bay’deki yeni hayatımızda benim için günün en güzel saatleri ise sabah altı buçuk civarında uyanan Serena’yı, işe giderken okula bırakmak üzere Jerome’un arabasına bindirene kadar geçen telaşlı ve stresli iki saatin ardından balkonda kahvemi ve sigaramı içtiğim an. Gerçekten de İstanbul’da bazen sabah onlara kadar uyuyan çocuğun burada rekoru saat sekiz, o da sadece bir gün. Burada güneş yılın her ayı saat altı buçuk gibi erken batıyor ve erken doğuyor, muhtemelen pencerelerde de panjur olmadığından bizimki ışığı hisseder hissetmez uyanıyor. Bense baykuş soyundan geldiğime inanıyorum, bütün öğrencilik hayatım boyunca sabahlamadan bitirdiğim ödev sayısı bir elin parmaklarını geçmez. Biraz son dakikacılıktan, biraz hep aynı anda bir dünya işi yapmaya kalkışmamdan ama kesinlikle tembellikten değil. Karadenizli de değilim ama elimde değil IQ’um güneş batınca yükseliyor. Neyse benim gibi geceleri oturmayı, okumayı, çalışmayı seven biri için bu ritim yeterince zorlayıcıyken iki buçuk yaşında bir kız çocuğunun sabah elbise dolabındaki bütün elbiseleri deneyip, “o değil, öteki, kalpli değil, çiçekli, kelebekli değil, kedili” mızmızlanmaları arasında kahvaltı hazırlamaya, sonra bir yandan tabağındakileri yedirirken bir yandan okula götüreceği beslenme çantasını hazırlamaya, hem de bunları afyonu patlayamamış bir halde, bir gözü açık diğer gözü uyurken yapması ve tüm bunlar olurken sinirlenmemeye çalışması harika bir sınav.
Geçenlerde bu zorlu sınavı atlattığım sabahlardan birinde, bizimkilere el sallayıp öpücüklerle gönderdikten sonra ağzıma bir iki lokma bir şeyler atıp elimde telefon hemen balkona koştum. Malum “Başçalan” ve saz arkadaşlarının ailecek yeni albüm kayıtları bir bir yayınlanıyordu. İnternetin icadına katkısı bulunan tüm emektarlara kilometrelerce uzaktaki memleketin 7 saat farkla da olsa nabzını tutmamı sağladıkları için saygıda kusur etmeyip yeni “tape”leri dinlemeye başladım gülmekle ağlamak arası… Kâh öfkelendim, kâh moralim bozuldu, ama hiç şaşırmadım… evet hiç şaşırmadım. Bir an belki söz konusu paraların miktarını ya da bundan sonra olabilecekleri tahayyül etmeye çalışmak ya da sadece karşımdaki denize bakıp bir nefes almak için başımı kaldırdığımda iki gözle karşılaştım. Soluk kahverengi kıyafetlerin içinde cılız bir bedene oturtulmuş iki mahcup göz… İki mahcup göz benim dalgın ve aslında denizaşırı bakarken, sırf onun mahcupluğundan dolayı merakla bakmaya başlayan gözlerimden elindeki siyah torbaya kaydı. Sonra diğer elindeki kırmızı çiçekleri bir hamleyle o siyah torbaya tıkıştırıp aceleyle bahçenin benden uzak bir köşesine doğru ilerleyen iki mahcup bacağa dönüştü iki mahcup göz.  Mideye giren iki lokma, kahve, nikotin ve ülke haberleri ile patlayan afyonumun da etkisiyle aslında birkaç gün önce onu gördüğümü hatırladım. Sonraki günlerde de o beni görmese de ben onu ve acemi hırsızlığını görecektim. Sitenin bahçıvanı ya da temizlik görevlisi, herkes kendi sabahının telaşındayken bir kısmı zaten boş olan evlerin önündeki açan kırmızı çiçekleri cebinde sakladığı siyah poşetine sokuşturup gidiyordu. O çiçekleri niye topluyor, ne yapacak o çiçeklerle? Bunların hiçbirini soramadan ağzım açık ardından bakakalmışım… Baklava çaldığı için hapis yatan çocuklar, hayatım, okuduklarım, bildiklerim, daha bir saniye önce dinlediğim kesinliğine yüzde yüz inandığım ses kayıtları bir film şeridi gibi gözümün önünden kayıp gidiyordu…
Bir yanım “dur, gitme, birkaç çiçek daha kaldı” diyor, “kaçma ben de çaldım… öğrenci evi, arkadaşlarla bir Pazar kahvaltısı edecektik, bir paket kaşar, bir paket salam, kredi kartı desen limit kalmamış, hem mahalle bakkalı değil ya kara tenli abim büyük kapitalist bunlar, bizden kepçeyle alıyorlar…”
Sonra birkaç gün önce pencereden tanık olduğum bir sahne geliyor zihnime: komşulardan biri bahçenin öbür tarafında güvenlikten rica ediyor, güvenlik bahçe makasıyla kesip aynı kırmızı çiçeklerden veriyor kadına muhtemelen evindeki vazoya koymak üzere.

Sorrel denilen kırmızı bir çiçekten reçel yaptıklarını biliyorum, hatta o sabah ya da başka bir sabah yemiş bile olabilirim acaba bu o çiçek mi, yoksa bu başka bir şifalı çiçek mi? Bilemiyorum. Kırmızı çiçeklerin gizemini çözemiyorum ama bahçıvanın mahcubiyetiyle komşunun rahatlığı arasındaki tavır farkının sırrını çözüyorum. Kendinden emin komşu burada oturuyor, belki mal sahibi belki kiracı, iki mahcup göz ise çalışıyor, burada oturanlar daha steril, daha güzel yaşasınlar diye emek veriyor… Fark bu kadar basit. Yürü cılız bedenini sevdiğim diyorum, bu dünyadan Proudhon geçti, sakallı geçti, değil mi ki “Mülkiyet hırsızlık”? Dünyanın tüm kırmızı çiçekleri kurban olsun kara tenine… Toprağın, suyun, havanın, kırmızı çiçeklerin nasıl sahibi oluruz?
Ama bir yanım, anne olmuş yanım, yeni evimizin yeni üyesi çiçeğin açmaya hazırlanan sarı tomurcuklarını benden fırsat kollayıp gizli gizli koparmaya çalışan kızıma sabırla binbir hikaye ile niye koparmaması gerektiğini anlatan yanım, “ama”larla karşı çıkıyor, hani üç beş ağaç için onca gaz yedik, 6 can verdik toprağa, bugün sekiz dokuz çiçek, yarın sekiz dokuz ağaç diyor…
Yok canım diyor öteki yanım, çiçekle ağaç bir mi, yarın yenisi çıkacak, asgari ücretin daha yeni haftada 5000 Jamaika dolarından 5600’e çıktığı (ayda yaklaşık 450 TL asgari ücrete karşılık çoğu tüketim malzemesinin Türkiye’yle aynı ya da daha pahalı olduğu) bir ülkede kim bilir ne yapacaksa muhtemelen eve üç kuruş fazla götürebilmek adına görmeyiversin komşular kırmızı çiçekleri bahçede diyorum.

Sigaramdan bir nefes daha alp işte tüm bu çelişkileriyle daha bir seviyorum kendimi, ar damarı çatlamış başçalanlarına rağmen doğup büyüdüğüm, daha yaşanılabilir olsun diye kendi gücüm oranında emek verdiğim toprakları, gördüğüm ve göremedim tüm yönleriyle evreni… ama bu sabah en çok da o kırmızı çiçekleri ve acemiliğine yandığım mahcup o iki gözü seviyorum…

*Özdemir Asaf


3 Mart 2014 Pazartesi

Bizim Kızın Korkuları

En son blog yazımı korkunun ecele faydası yok diyerek bitirmiştim. Ülkenin boşbakanları, partileri, kendi “adamları”, sülaleleri ile büyük bir kepazelik batağının içindeyken, onuruna, vicdanına sahip çıkan insanlar sokaklara çıktığında uygulanan şiddet bile göstermeye yetiyor koltuk korkusunun iyice popo korkusuna döndüğünü. Uzakta olunca insan bambaşka bir ruh halinde oluyor, bir yandan olup bitenleri sosyal medya aracılığıyla takip etmeye çalışırken bir yandan da sokaklardaki tanıdık tanımadık gençlere, yaşlılara, o insanlardan birinin kılına zarar gelecek diye yüreği hop oturup hop kalkıyor saçma bir çaresizlik halinde.
Milyon Avroları nereye saklayacaklarının kaygısıyla yanıp tutuşan tatsız ucubeleri kendi korkularıyla baş başa bırakıp, bizim tatlı cadının korkularından dem vuracağım biraz. Evet, en çok korkusu olanlar kaybedecek en çok şeyi olanlar, belki de bu yüzden bebeklerin başta korkuları olmuyor. Bir kere daha sahiplik duyguları yok ki.  Serena da belki diğer birçok bebek gibi oldukça uzun süre hiçbir şeyden korkmadan aslanlar gibi yaşadı durdu, ha hayatında sürekli ayrılıklar ve mekân değişiklikleri olan bir çocuk olduğundan belki, özellikle anneden ayrılma sendromlarını korkudan saymıyorum, bunlar daha içgüdüsel şeyler kanımca. Artık hamurundan mıdır, yoksa benim biraz da bilerek koşma, atlama, zıplama, düşersin, elin kirlenir, bir yerin acır gibi müdahaleleri ayarında tutmaya çalışmamdan mıdır bilinmez, gözü karalıklarıyla etrafa ün saldı bizim kız. Hiç korkusu olmadı mı oldu, oluyor. Acayiptir Serena’nın 2 yaşına doğru en büyük korkusu korsanlardı. Önceki hayatından falan getirdiği başka bir karması yoksa eğer muhtemelen bir dönem her gece okumamı istediği Peter Pan kitabındaki Kızılderili prensesini kaçıran kötü korsanlar yüzünden, Serena’nın bir ara özellikle akşamları karanlık bir yerden korsanlar çıkacak takıntısı vardı. Önce bir “yok kızım korsan morsan, onlar sadece kitaplarda var” diyecek oldum, sonra aslında bunun korkusunu yenmekten öte, hayal gücüne zarar verebileceğini düşünüp vazgeçtim.  Neyse ki bir gün Özge’lerde kuzeni Çınar’la izledikleri sevimli ve komik korsanların olduğu bir çizgi film ve bu esnada Özge’nin bulup getirdiği bilumum eşarpları gözümüze, kafamıza bağlayıp maaile oynamaya başladığımız eğlenceli korsancılık oyununun da etkisiyle bu korsan-fobi biraz azaldı. Tabi bunda benim Peter Pan kitabını bir süre pek görünmez bir yerde tutup başka kitapları öne çıkarmamın da etkisi oldu.  
Bir de koku alma duygusunun yanı sıra kulakları da hassas olan Serena özellikle kaynağını anlayamadığı seslerden pek haz etmez, hele de karanlıkla birleşince üst kat komşularının çektikleri bir sandalye sesi ya da sokaktan gelen alışkın olmadığı bir ses korku filmi etkisi yapmaya yeter de artar. Sanırım Sri Lanka dönüşüydü, aslında önceden rahatsız olmadığı ama aradan geçen aylarda unuttuğu ezan sesinden bayağı korkar olmuştu. Son zamanlarda Feneryolu semtinin tek yeşil alanı olan fidanlığın bulunduğu araziyi de içine alan büyük bir külliye inşaatı projesi ile gündeme gelen Tuğlacıbaşı Camii annemin evinin arka sokağında ve maşallah hatırı sayılır derecede açıyorlar hoparlörlerin sesini ezan vakti.  Döndükten sonra bir süre Serena uyuyorsa uyanıyor, uyanıksa bir yerlere saklanmak falan istiyordu.  Annem “amca şarkı söylüyor amca şarkı söylüyor” diye diye alıştırdık sonunda. Evet, alışıyor insan ya her şeye alışıyor. Kendi çocukluğumu hatırlıyorum bu mevzu gündeme gelince. O zamanlar bu kadar yüksek olmazdı ezanın sesi ve bu kadar çok da cami yoktu her köşe başında. O yüzden o zamanlar oturduğumuz Ortabahar Sokak’taki evimizden ezan sesi duymaya alışık değildik sanırım. Ama aile dostlarımız İlhan Ağabeylerin evine gidip de artık her nedense orada uyuduğumuz gece(ler) onların yakınındaki camiden gelen sabah ezanıyla irkildiğimi, hüzünle korku karışımı bir duyguya kapıldığımı hatırlarım ve hâlâ da sabah ezanları bir acıklı gelir bana. Oysa ne çok severdim Tankut ve Heval’le oynamayı. Zaten o zamanlar en ilginç şeylerden biriydi ev gezmelerine gitmek, telefon da yok, hayat sürprizlerle dolu, uğrarsın bakarsın, evde yoklarsa not bırakırsın, yakın dostlarsa ve benimki gibi kimilerince patavatsızlık olarak algılanabilecek seviyede espriyi seven bir babanız varsa, “geldik evde yoksunuz, siz ne biçim b.ksunuz” falan gibi notlar.  Evdeyseler başlardı bir şenlik, etrafta televizyon dahil hiçbir teknoloji aygıtı olmadan eğlenirdi büyükler ve dolayısıyla biz, bir şamata, etrafta kahkaha sesleri, tabi arada bol dumanlı ve kasvetli solcu toplantılarında sıkılıp, uyuyacak köşe aradığımı da hatırlarım…
Bizim çocuklar kendi çocukluklarını ilerde nasıl hatırlayacaklar bilinmez ama ben konuyu korkulardan nostaljiye bağlamışken hadi geri dönelim Serena’nın korkularına.  Jamaika’ya geleli beri ara sıra nükseden korsan muhabbeti (Karayipler de tam yeri değil mi ki?) ile üst kattaki 3 çocuklu Kolombiyalı aileden gelen sesler tipik korkular arasında. Her ne kadar ikisi erkek olmak üzere 3 çocuklu bir aile için oldukça az gürültülü olsalar da yukarda bir şey çıt etse, “bir ses duydum, anne” diyip yanıma geliyor, “yok kızım bir şey, üst katta Lauralar var ya, oynuyorlar herhalde, oyuncak yere düştü, sandalye çektiler…vs ” diye naklen yayındayız (evin en küçüğü Laura aynı zamanda Serena’nın sınıf arkadaşı).
Doğduğundan beri banyoyu seven çocuk burada bir de duş korkusu yaşadı ilk haftalarda. Bu evde banyoda duvara sabit bir parçadan geliyor su, artık o tepedeki armatürü kendi hayal aleminde neye benzettiyse hiç yıldızı barışmadı onunla, feryat figan banyo yapar oldu. Neyse alıştığı gibi hortumlu bir duş ahizesi bulup da takana kadar eski usul tas niyetine mutfaktan bulduğum plastik vazo gibi bir şeyle idare ettik bir süre.

Hint Okyanusu'nda plastik küvet keyfi 
Bir diğer korku hikâyemiz de geldiğimizin ertesi günü yerleşme çalışmalarına biraz ara verip havuzla tanışmamız sırasında oldu. Türkiye’den yanımda getirdiğim emektar kolluklardan biri Serena suya girdikten 5 dakika sonra yırtılınca boyunu geçen yerde kızcağız dengesini bulamayıp biraz korkulu anlar yaşadı. Üstüne üstlük bu Serena’nın suyla ilk korkulu imtihanı da değildi. Aslında doğduğundan itibaren suyu, yıkanmayı sevmesine rağmen ilk deniz deneyimini Hint Okyanusu’nda yaşayınca bir süre direnmişti. Sri Lanka’ya vardığımızda 10 aylık yoktu, ya o uçsuz bucaksız suyun kendisi, ya da bizim için küçük ama ona göre kim bilir ne kadar büyük dalgalar tedirgin etmişti, içine girmek istememişti bir türlü suyun.  Bir taraftan da zaten beyaz ve dolayısıyla hassas teninde ilk günden nem ve sıcaktan dolayı isilikler çıkmaya başlamıştı. Deniz suyunun iyi geleceğine inandığımdan çözümü derhal bir plastik banyo küveti alıp plajda küveti deniz suyla doldurmakta bulduk. Gündüzleri deniz suyu akşamları da yerli halkın tavsiyesi üzerine ayurvedik bir takım bitkilerle banyo yaptırıp durduk. (Sonunda geçti mi isilikler derseniz geçmedi, isilik ve bilumum alerjilerle mücadelenin detaylarını başka bir yazıya bırakıyorum).

Derken yavaş yavaş Serena denize, okyanusa alışmıştı ki, aylar sonra bir gün Trincomali’de kucağımda Serena bir arkadaşla denize girerken hiç beklenmedik bir anda öyle sert bir şekilde çarptı ki dalga, yanımdaki arkadaş da ben de kendimizi suyun içinde bulduk. İşte o an hayatımın en korkunç anlarından birini yaşadığımı itiraf etmeliyim çünkü suyun içinde bir saniye de olsa Serena’nın artık elimde olmadığını fark etmiştim, nasıl elimden kaydı düştü, sonra ben o dalgaların içinde nasıl tekrar onu bulup çıkardım, o süre kaç saniyeydi, yoksa koca bir ömür mü geçti hiç bilmiyorum.  Muhtemel ki bu olayın da etkisiyle bizimki hâlâ pek sevmez dalgalı suları. Hatta geçen yaz Sri Lanka’dan döndükten aylar sonra yeniden denizle karşılaştığında girmek istememişti ve birkaç gün sonuçsuzca onu girmeye ikna etmeye çalışıp sonunda pes etmiştim.  Birkaç gün sonra küçük çocuk havuzunda oynarken ben de bir köşede hem kitabımı okuyor hem de göz ucuyla ona bakıyordum, ne göreyim, bizimki kolluk denen mucizevi aletin de yardımıyla kendi kendine yüzüyor. Bir süre öyle takıldıktan sonra bir baktım çıkmış küçük havuzdan büyüklerin havuzunun merdivenlerinden iniyor daha 2 yaşına yeni basmış velet. Artık havuzda boyunu geçen yerlerde iyice ustalaştıktan bir süre sonra da korkusuzca denizde yüzmeye başlamıştı. Hatta tekne gezisinde tekneden kıyıya kadar büyüklerle bir yüzmüştü bizim küçük ördek. Korkusunu kendi kendine yenmişti, kendi zamanında, kendi ritmiyle…

Kolluklar yırtılmadan kısa bir süre önce

Bu sene burada da kolluk yırtılması badiresinden sonra benzer bir süreç yaşıyoruz. Jamaika malum bir ada ve birçok şey ithal geliyor (özellikle halkın ortalama geliri düşünüldüğünde oldukça da pahalı), gelenler de bitince bekle ki gelsin. Civarda zaten iki üç büyük market var, hiçbirinde Serena’ya uygun küçük kolluk bulamayınca sağlamca bir bantla yapıştırarak idare etmeye çalışıyoruz. Bizimkinde zaten kolluklara güven kalmamış, ben de sanki malımı bilmezmiş gibi yine bir iki denedim bak bir şey olmayacak diyerek ikna etmeye çalıştım ama yok Nuh diyor peygamber demiyor da havuzda kendini sağlama alıp ayaklarının değdiği merdiven bölgesinden bir adım ileri gitmiyor. Başkalarının laflarına pek ehemmiyet veren biri olarak bu kızın menşei konusunda şüphe etmiyor değilim bazen. Kimi zaman şaşkınlıkla kimi zaman çileden çıkarak, biraz gıpta ile seyrediyorum onun bu net ve kararlı halini. Bu yaşta bütün çocuklar mı böyledir bizim mamul mü böyle çıktı artık bilmiyorum ama bir insan evladı bu kadar mı bilir ne istediğini, bu yüzden Serena’yı bir şeye ikna etmek ya da kandırmak yerine deveye hendek atlatmayı tercih edebilirim bir gün çöle düşersem. Neyse yüzme konusunda bu sefer de yine kendi zamanını kendisi ayarladı ve geçen gün evin yakınındaki aslında girişin paralı olduğu ama bu civarda oturanlara (tabi büyük yolcu gemilerinin geldi günler haricinde) ücretsiz giriş kıyağı yapan Seawind Club’daki çocuk havuzunda saatlerce oynadıktan sonra bir baktım denize girmeye direnen çocuk kendi kendine denizde ilerleyip suya atmış kendini kolluklarla beraber. Hâlâ büyük havuza girmiyor ve denizde açıklara gitmek istemiyor ama olsun yine de takdir ettim kendisini. 2,5 yaşındaki Serena’dan çok daha büyük, belki altı, belki sekiz yaşlarında denizle kumun birleştiği balçıkta o zamanki mantar simitler belimde yüzme similasyonu yapan kendi halimi hatırladıkça …
Ee… malumunuz “Şimdiki Çocuklar Harika”!  
Her şeyin kendi zamanında güzel olduğunu bize hatırlatan Can Yücel’in dizeleri de bu yazının şiiri olsun o zaman, keyifle anarak…

Yemek de boş, içmek de,
Hatta yeri gelmeden sevişmek de.
Tam zamanında öpmelisin mesela güzel gözlünü,
Tam zamanında söylemelisin sevdiğini
Gözlerinin içine baka baka.
Bisikletinin gidonunu
Tam zamanında çevirmelisin
Düşmemek için.
Tam zamanında frene basmalı,
Tam zamanında yola koyulmalısın.
Tam zamanında okşamalısın başını
O üzüm gözlü çocuğun
Hıçkırıklar tam dizilmişken boğazına,
Tam ağlamak üzereyken.
Tam zamanında koymalısın elini omzuna
En sevdiğin dostunun babası öldüğünde.
Tam zamanında tutmalısın düşerken
Üç yaşındaki sehpaya tutunan çocuk.
Tam zamanında acımalı yüreğin
Afyon’da Hasan Ağabey’ in evi yıkılınca başına
Evsiz kalınca çoluk çocuk
Ki uzatasın elini bir parça.
Tam zamanında açmalısın kapını
Hayatına girmek isteyenlere.
Tam zamanında çıkarmalısın
Sevginden şımarmaya başlayanları.
Tam zamanında affetmelisin kardeşini
Biliyorsan yüreğinde kötülük olmadığını
Seni gecenin üçünde arayıp da
Kafasının iyi olduğunu söylediğinde.
Tam zamanında öğretmelisin oğluna
Gerekiyorsa yumruk atmayı
Tam burnunun üstüne
Tiksinmeden pisliğinden,
Yukarı mahallenin sümüklü bebesi
Misketlerini zorla almaya çalışırsa.
Tam zamanında bağırmalısın
Acıyınca bir yerin.
Tam zamanında gülmelisin
Kemal Sunal küfür edince filmin bir yerinde.
Tam zamanında yatmalısın
Yola çıkacaksan ertesi gün
Ve arabayı kullanan sensen
Sana emanetse çoluk çocuk
Ve kendin.
Tam zamanında bırakmalısın içmeyi
Son kadeh bozacaksa seni
Ve üzeceksen birilerini
Ertesi gün hatırlamayacaksan.
Tam zamanında ayrılmalısın misafirliklerden.

Tam zamanında konuşmalı
Tam zamanında şarkı söylemeli
Tam zamanında susmalısın.
Tam zamanında terk etmelisin gerekiyorsa
Annenin babanın evini,
Tam zamanında başka bir şehre gidip
Ayaklarının üzerinde durmaya çalışmalısın.
Tam zamanında dönmelisin memleketine.
Tam zamanında için titremeli,
Tam zamanında aşık olmalı
Deli gibi sevmelisin güzel gözlünü.
Tam zamanında toplamalısın oltanı
Belki de seni şampiyon yapacak
En büyük balığı kaçırmadan.
Tam zamanında yaşlandığını hissetmeli
Tam zamanında ölmelisin
Iskalamak istemiyorsan hayatı.
Haydi şimdi kalk bakalım
Silkin şöyle bir
At üzerinden hayatın yorgunluğunu,
Vakit zannettiğinden daha az 
Haydi kalk bakalım,
Şimdi YAŞAMAK ZAMANI…..


Can YÜCEL