24 Şubat 2014 Pazartesi

Yeni Ev


Ben yeni bir yere kolay uyum sağlayanlardan olduğuma karar verdim sonunda. Kimileri vardır, kendi yataklarını, yastıklarını, eşyalarını ararlar, ilk günler uyuyamazlar, tuvaleti yadırgarlar falan, bense araba, otobüs, yer yatağı, kanepe nerde bulsam uykuyu üstüne atlarım hemen. Başkasının evinde mutfakta iş yaparken elim ayağıma dolanır ama yeni bir eve taşınınca hemen sanki yıllardır orada yaşıyormuşum gibi kendi düzenimi kurvermeme ben bile şaşıyorum.



Önümüzdeki bir buçuk yılı geçireceğimiz Jamaika’daki yeni evi de benimsedim hemen. Montego Bay’ Jamaika’nın kuzey batısında, yüzölçümü açısından ikinci, nüfus açısındansa dördüncü büyük şehri adanın. Evimiz Montego Bay’in Freeport kısmında adından da anlaşılacağı gibi serbest liman bölgesinin de içinde olduğu bir koyda. Hemen yanı başımızda yat limanı, karşımızda da turist akınının yoğunlaştığı bu aylarda haftada iki-üç kere yolcu gemileri yanaştığı büyükçe bir liman var.  Sabahtan gelip akşam tekrar demir alan bu gemileri balkondan izlemek “Puf Puf Vapur” kitabının etkisiyle İstanbul’da da vapurlara bayılan Serena’nın bayağı hoşuna gidiyor. Hele “Carnival Magic” adında bir tanesi var ki cidden devasa bir gemi. Genellikle Amerika’dan kalkan Karayip turu yapan bu gemilerin geldiği günler limanın etrafı minibüs ve taksi kaynıyor. Gemiden çil yavrusu gibi karaya dağılan turistlerin çoğu civardaki plajlara atıyor kendilerini.  


Balkonumuzun manzarası hiç fena değil



Evin kendisine gelince zaten her şeyiyle şahane bence. 2 tane havuzu olan bir site içinde, darca bir burunda olduğu için evin iki tarafından da deniz görünüyor, mutfakta deniz manzaralı bulaşık yıkamak da ayrı bir olaymış ne diyeyim.  En son Sri Lanka’daki evimizle karşılaştırıldığında konforu açısından adeta saray burası. Sri Lanka’nın kuzeyinde Tamil bölgesinde oldukça yoksul bir Hindu kenti olan Trincomali’deki evde mutfakta biz taşınamadan önce tezgah dahi yoktu dersem biraz durumu anlatabilmiş olurum (ve o civardaki belki en iyi haldeki evlerden biriydi o ev). Orada geleneksel olarak evlerin duvarlarının üst kısımlarında muhakkak açıklıklar olur, elbette bu kadar rutubetli bir iklimde havalandırma açısından elzem olan bu mimari özellik, her türlü börtü böceğe de davetiye çıkartır. 

Tamamı olmasa da pencerelerdeki havalandırma boşluklarının bir kısmını görebiliyoruz...


Neyse ki yoğun ısrarlar sonucu pencerelere sineklik takmaya ikna edebilmiştim Jerome’u (Tamam ben de doğa ve hayvan severim ama daha 1 yaşında bile olmamış bir bebekle insan hemen bir ana kartala dönüyor, hele de sıtmanın en yaygın olduğu coğrafyalardan birinde olunca). Taktık sineklikleri pencerelere ama tabi o en tepedeki boşlukları kapatamamıştık. Bu yüzden ara sıra eve girmeyi beceren kurbağalar, çeşitli ebat ve türdeki karıncalar, örümcekler ve süleymancıklarla yaşamayı öğrendik. Hatta evin her bir köşesinde gezen koca bir süleymancık sülalesiyle o kadar kanka olmuştuk ki o zamanlar 10 aylık olan Serena’nın ilk söylediği kelimelerden biri kertenkeleydi. Bir de haftada kaç kez silersek silelim yerlerden eksik olmayan tozları parmaklaması ve elbette emekleyen bir çocuğa en ilginç gelen şeylerden biri olan karıncaları ağzına götürmesinden korktuğum için sıkça tekrarladığım bir diğer kelime olan “pis” de çiş’le karıştırarak ilk söylediği kelimelerden biri olmuştu orada. Gerçi sıkça bahçedeki mangolaraı talan etmeye gelen maymun sülalesinin yanında evin içindeki haşeratlar solda sıfır kalıyordu. 


Sri Lanka'da tavanımızda müstehcen pozlar veren süleymancık aşiretinin üyeleri
Sri Lanka'da bahçedeki mangoların müdavimlerinden biri

Biraz çekindiysek de Amerikalı bir yardım kuruluşunda çalışan orada tanıştığım iki çocuklu aile gibi hiç kapı pencere açmayıp gece gündüz klimayla yaşamadık ve başımıza da pek kötü bir macera gelmedi. Hatta artık o kadar alışmıştık ki haşeratlara uzun ve yorucu bir Colombo yolculuğu dönüşü (Başkent Colombo ve Trincomali arası aslında 250 km bile yok ama yollar korkunç durumda olduğundan 8-9 saati buluyor yol) o kadar uykusuz ve bitkin düşmüştük ki, yokluğumuzdan istifade edip yatak odasına yerleşen tarantula büyüklüğündeki örümceği duvarın köşesinde kendi haline bırakmaya karar verip cibinlikli yatağa atıvermiştik kendimizi. Öyle çok cesur falan olduğumdan değil, hatta İstanbul’un merkezinde doğup büyümüş, orta sınıf, kentli 15 yaşına kadar avuç kadar köpeklerden bile kaçan birisi olarak bir sürü korkularım var, ama ne hikmetse değişik deneyimlere olan ilgim ve merakım sanırım korkularımdan ağır basıyor da bu göçebe hayat bir işkenceye dönüşmüyor.  Sri Lanka’dan da tanıdığımız Jérôme’un Fransız bir iş arkadaşı ve onun Kazakistanlı eşi geçen hafta buraya taşındılar. Bizden sonra bir yıla yakın kalmışlardı Trincomali’de. Ben tabi merakla, özlemle Sri Lanka’yı sorunca, “aman sakın sorma başımıza gelenleri” diye anlatmaya başladı. Pek iyi bir kızcağız ama işte o yerel halkın çıplak ayaklarla yürüdüğü taşlı, engebeli yollarda topukluyla yürümeye çalışmasına benziyor yaşadıkları. İlk geldiği günden memnun kalmamıştı Sri Lanka’dan ve zavallıcağızın başına gelmedik kalmamış bizden sonra. Birkaç haftalığına tatile giderken sıkı sıkı evin her tarafını kapatmışlar ve döndüklerinde ne görsünler, her şey her yer nem içinde, öyle bir küf sarmış ki evi buzdolabı bile küflenmiş… E demek ki boşuna açıklık bırakmıyor adamlar evlerini yaparken, her mimarin özelliğin bir nedeni var elbet. Sonra bir gün evde otururlarken önlerinden kocaman bir yılan geçmiş, tabi hemen yakında oturan ev sahiplerine sormuşlar, yok bir şey yapmaz demiş. Sri Lankalılara sorarsan hiçbir hayvan hiçbir şey yapmaz zaten, sonra “Peki sokarsa n’olur?” diye sorunca “Yok o zaman iyi değil” demiş adam. Araştırınca etkisinin ömür boyu sürdüğünü ve Sri Lanka’da gördüğümüz belli bir yaşın üstünde Parkinson gibi titreye titreye dolaşan insanların bu yılanın sokması sonucu bu hale geldiğini öğrenmişler. Burada da geldikleri ilk hafta yollarını kaybedip Rasta gençlerin marihuana içip mangal yaptıkları, yolun her bir tarafından insanların arabanın önüne fırladığı garip bir sokakta bulmuşlar kendilerini. “Pencereleri bile açmaya korktum” diye anlatıyor kızcağız. Zaten gelmeden internette araştırmış tehlikeli bir yer olduğunu düşünüyor Jamaika’nın, eşi zar zor ikna etmiş gelmeye. “ Şehir merkezinde korkulacak bir şey yok” diyorum çok bilirmiş gibi, oysa onlardan sadece bir hafta önce geldim buraya, “tehlikeli yerler şehrin dış kısımlarındaki gettolarda.” Evet, doğru Jamaika suç oranlarının yüksek olduğu bir ülke, hatta 2005’te 100 bin kişide 58 cinayet ile dünyanın en yüksek cinayet oranı tespit edilmiş, 2012’den itibaren bu oran biraz düşmeye başlamış olsa da hâlâ şiddetin yüksek olduğu bir ülke Jamaika. Daha çok Kingston, Spanish Town ve Montego Bay gibi büyük şehirlerde uyuşturucu çeteleri arasında ya da siyasi nedenlerle vuku bulan şiddet hadiselerinin pek turistlere ya da yabancılara yönelik olmadığı söyleniyor. Elbet bizim oturduğumuz site yoğunluklu olarak yabancıların ve orta-üst sınıf Jamaikalıların oturduğu kapısında güvenlik olan bir yer, yani “Belalı Cennet” denen Jamaika’nın daha çok cennet kısmını yaşıyorum ama yollarda markette, hafta sonu gittiğimiz Montego Bay’in 45 dakika dışındaki kırsal bölgede karşılaştığım Jamaikalılar insana kocaman dişleriyle gülümseyen gayet sempatik, gülmeyi şakalaşmayı seven insanlar. Elbette insanın ne zaman nerede başına neyin geleceği bilinmez, hatta mesela Avrupa’nın bir şehir merkezinde belki soyulma ihtimaliniz buradakiyle aynıdır…

Sonuç olarak bizim şu Kazakistanlı arkadaşa “Sakınılan göze çöp batar bacım” diyerek konuyu sonlandırmak istemiştim de İngilizceye çeviremedim bu atasözümüzü o an. Bu arada memleketten RTE ve oğlu arasında yeni telefon görüşmesi kayıtları çıkmış galiba, şimdi heyecanla bu haberleri okuyacağım. Madem atalar önemli, atasözlerini de seviyoruz, bugünkü yazıma da, memleket havadislerine de uyan bir atasözüyle bitirelim: Korkunun ecele faydası yok, değil mi ya? 

21 Şubat 2014 Cuma

"Belalı Cennet"e tam günlük yolculuk


Jamaika Karayipler’de bir ada ülkesi. Türkiye’den direk uçuş yok, İngiltere, Kanada, Amerika ya da Avrupa’dan Almanya aktarmalı gelinebiliyor. Yakın zamanda Belçika’dan da uçuşlar başlamış duyduğuma göre. Biz Frankfurt’a kadar Lufthansa ile Frankfurt’tan sonra Condor Havayolları ile geldik. Yolculuk öncesinde yetiştirilecek işlerin koşturmacasının üstüne iki buçuk yaşında kıpır kıpır bir çocukla bu uzun yolculuk katmerli bir yorgunluk etkisi yaptı. Serena küçükken dayıyordum memeyi, hem emme ve yutkunma hareketi özelikle iniş ve kalkışta basınç farkından kaynaklı kulak problemlerini engelliyordu hem de sonrasında bir güzel uyuyordu. Oysa bu sefer uyuduğu süre toplamda 4 saati zor buldu.
Aslında yolculuk iyi başlamıştı. Genelde havaalanlarında bir stres nedeni olur bende. Ya o saçma çıkış harcını ödemeyi unuturum, ya Serena tam uçağa binecekken altına öyle bir kaka yapar ki uçağı kaçırma telaşıyla kafasına kadar çıkan kakayı temizlemeye çalışırım ya da check-in de muhakkak fazla kilo problemi olur, açılır o bavullar, yedi düvelin ortasında başlar bizim bavul şov. Oysa bu sefer fazla valizimin parasını ödemeye hazır bir halde beklerken “Tamam geçin” demez mi görevli? Bende de bir saflık var ya ama kilo fazlası yok mu diye soracakken babamın beni dürtüp çekiştirmesi sonucu yırttık. Dedim şeytanın bacağını kırdık bu yolculuk iyi geçecek. Kontrol noktalarından geçerken bebek de olsa genelde ayrı ayrı geçiriyorlar ya, Serena’nın arıza anıdır o.  En sevmediği şey birisinin onu kucağına alması zorla ve de o üniformalı garip adam ve kadınlar alırlar onu zorla basar bizimki yaygarayı. Neyse artık yürüdüğü için kendisi yürüyerek geçti pek bir merakla, oh çektim. Bir de malına düşkün ya haspa, pusetinin o X-Ray cihazının içinde gözden kaybolup gitmesine sinir olur, bu sefer ona da ses çıkarmadı. Tamam dedim benim kahraman kızım büyümüş artık. Nerden bileyim arızayı benim 2,5 yaşındaki kızımın değil de 55 yaşındaki yan koltuk komşumuzun çıkaracağını. Evet her şey yan koltukta oturan agresif kadının Serena tuvalete gitmek isteyince söylenmesiyle başladı. Aslında 2 yaşından beri altını bağlamıyorum ama bu uzun yolculukta zorlanır belki diye altına bez koymuştum ama tutturdu tuvalete yapacağım, beze yapmayacağım diye. Yemek boşlarını daha toplamadıklarından dolayı geçişin zor olacağını düşündüğümden oyalamaya çalıştım ama kaçarı yok. Koridor tarafında oturan kadından özür dileyerek geçmek istedim ama kadında bir surat yok efendim o da 2 tane çocuk büyütmüş de 30 yıldır uçakla gidiyormuş da böyle şımarık çocuk görmemiş de söylendi durdu. Benim böyle beklenmedik sert çıkışlar karşısındaki nutku tutulma halim bir yandan, Serena’nın mızmızlanması öte yandan, zar zor attım kendimi tuvalete. Çıkışta hosteslere kısaca durumu özetleyip, sanırım yanımdaki bayan rahatsız oldu yerimi değiştirmek mümkün mü diye sordum. Uçak oldukça doluymuş zor olacağını ama bakıp bilgi vereceklerini söylediler. Yerime geçerken yine özür diledim ve isterse cam kenarına geçebileceğini böylece onu bir daha rahatsız etmeyeceğimizi belirttim. Yok ayağı ameliyatlıymış ille de koridor istermiş. Kusura bakmayın dedim, çocuk kaç saattir uyumadı, yorgun. Cevap: “Ben de 6 haftadır uyumadım, cenazeden geliyorum, siz ne saygısız insanlarsınız…” söylenmeye devam ediyor seninki. Kırık bir sesle “başınız sağolsun” derken aslında içimden “E be kadın haftalardır uyumadığın uykuyu 3 saatlik uçağa mı sakladın? Diyorum. Neyse hostesler gelip iki kişilik yer olmadığını söyleyince, o zaman belki hanımefendi tek kişilik yere geçmek ister dedim. “Yok efendim ben yerimi değiştirmem”lerle başlayıp makineli tüfek gibi hostese bizi şikayet etmeye koyuldu. Ben çaresiz, hostes benden çaresiz bakışıyoruz. Sanki koca bir pişmaniye kutusunu ağzıma tıkmışlar gibi ağzımı açamıyorum, sinirden sesim titriyor, gözlerim doluyor. Hani o çokça bu ülkede yaşadığımız haklı olduğunu bilip de bir halt yapamama duygusu sardı her bir yanımı. Kaçıp gitmek istiyorum da nereye kaçacağım, uçaktayım.  Neyse Serena’nın yavaş yavaş uyku çökünce bedenine kucağıma saldı kendini ve benim de artık sıkmaktan kamaşan gözlerimden yaşlar boşalmaya başladı. Olur ya toplu taşıma araçlarında avazı çıktığı kadar bağırır ağlar, yıkar ortalığı çocuklar, hani Serena’da da damarı tuttu mu var o potansiyel ama cancağızım sadece ilk 2 saat boyunca uyumadı ve biraz hareketliydi, konuştu, sorular sordu, arada koltukta ayağa kalkıp arkaya, öne baktı, oyuncaklarını yere düşürdü... vs. Hem ağlıyorum hem düşünüyorum, hazır cevap olamadığıma, kadının suratına lafı yapıştıramadığıma kızıyorum. Sonra bir ara bir baktım hostesler kucağıma çikolata bırakmışlar. Bu sefer iyice hıçkırmaya başladım, en sinir bozucu yanı da kadının hâlâ yanımda oturması… Hadi dedim Selen vardır bu yaşananların da bir nedeni, kabul et, yanındaki kadını da kabul et, hayatı tüm olumsuzluklarıyla beraber kabul et, belki sen de bir zaman birilerine haksız yere çıkışmışsındır sadece kendi pencerenden bakıp, bu kadar vicdansızca olmasa da bilmeden belki sen de yeterince anlayış göstermemişsindir birilerine… diye kendimle konuştum durdum yerden bilmem kaç bin feet havada…
Neyse bu manasız gerginlikle geçen ilk uçuş bitip de aktarma için Frankfurt Havaalanına gelince bizi bir başka sürpriz bekliyordu. Yolcuları uçaktan terminale taşıyan otobüsten inmek için hazırlanırken bir de baktık ki terminal kapısı açılmıyor. Sarı, gürbüz Alman görevliler bilumum düğmelere basıp uğraşıyorlar kapıyı açmaya, yok kapı bana mısın demiyor. Terminal kapısı açılmayınca, otobüsten de indirmiyorlar bizi, kaldık mı otobüste mahsur? Ne acayip, Fas’ta, Sri Lanka’da, Kamerun’da, Jamaika’da değil Avrupa’nın en büyük havaalanlarından birinde hem de üstün Alman teknolojisi kapıydı açılmayan. Otobüsteki Türkler “Yaa elleriyle zorlasalar ya kapıyı, belli ki düğmeler çalışmıyor” diye söylenirken ben de “Açıl susam açıl demeyi bilemedi bu Batı medeniyeti” diye düşünüyordum. Neyse başka terminal kapısından bizi sokmayı akıl ettiler de benim gibi başka uçağa yetişecekler rezil olmaktan kurtulduk. Bu arada terminale girince bir sonraki uçağa nereden gideceğimi öğrenmek için kafam havada elektronik panoya yanaşırken Serena’nın puseti o ucube kadına çarpmaz mı? Yuh dedim bu ne saçma karma? Hayır, kadının silahı olsa çekip vuracak artık beni, Jamaika derken öteki dünyada bulacağız kendimizi… Artık arkama bile bakmadan, koşar adım yürüdüm, korkunç bir kâbustan kaçar gibi.
Frankfurt havaalanında kontrolden geçerken görevliler Türkçe konuşuyor bize, Ana diyorum hâlâ Türkiye sınırını geçemedik herhalde. Daha sonra etrafta dünyanın dört bir dilinde konuşan insanlara bakıp “Neden burda Türkçe konuşuyorlar anne?” diye soruyor bizim akıllı bıdık. Serena’nın Jamaika’da da devam eden dil konusundaki soruları ve merakı işte o an başlamış meğer. Sonra ilk günlerden birinde şöyle bir diyalog geçti aramızda:
 -Sen babamla İngilizce konuşuyorsun ben Türkçe konuşuyorum.
- Ben bazen Fransızca bazen İngilizce konuşuyorum kızım.
-Ama ben sadece Türkçe konuşabiliyorum. Baba beni biraz anlıyor...




Frankfurt’tan Montego Bay’e 11 saat süren uçuş 1-2 saatlik bir uyku dışında Serena’nın cin gibi oluşu karşısında benim azalan enerjim ve her ne zaman hostesler servise çıksa bizimkinin çişinin gelmesi haricinde olaysız geçti diyebilirim. Tabi Serena’nın tam yine yemek servisi sırasında çişim geldi diyip de tuvalete gidince hiçbir şey yapmaması sonucu kendimi kaybedip bağırmamı saymazsak. Yorgunluk ve stres gibi faktörlerden kaynaklı, genellikle de başkalarına kızıp sinirinin çocuğun bir hareketine patlamasını yaşayan ebeveynlere tek söyleyeceğim şey: Yapmayın! Ona kadar, 40’a kadar 1000’e kadar sayın içinizden de yapmayın. Serena Jamaika’ya vardıktan sonra bile ama sen bana uçakta bağırdın diye hatırlatıp durdu beni yerin dibine soka soka.  Son pişmanlık fayda etmiyor.
İkinci uçak yolculuğunun benim için en heyecan verici yanı ise ekrandan uçağın Küba üstünden uçuşunu takip etmek oldu, bu kadar yakına gelmişken bir gün burayı da ziyaret etme hayalleri kurarak.
Neyse sağ salim Montego Bay havaalanına vardık, terminale girince köşede bir müzik grubu karşılıyor yolcuları, biraz ilerledikten sonra uçakta doldurulması gereken formları kontrol ediyorlar. Bana uçakta çocuk için doldurmaya gerek yok demişlerdi ama meğer Serena için de doldurmam gerekirmiş, ben bir taraftan pasaport kontrol kuyruğuna bakıp bir taraftan da 11 saatlik yolculuk boyunca doldurtsaydınız ya diye uff puf edince görevli kadın doldurun sonra bana gelin dedi. Neyse ki sanırım çocukla yalnızım diye beni hızlı geçişten aldı böylelikle parmak arası terlikleri ve şortlarıyla daha havaalanında tatil moduna girmiş yüzlerce Avrupalı ve Amerikalı turistle beraber o bitmek bilmeyecek sırayı beklemek zorunda kalmadım.  Şu anda Jamaika’nın en çok turist çektiği dönem yani kasırga ve yağmur ihtimalinin en düşük olduğu Aralık ve Nisan ayları arasındaki kış mevsimi (kış dediysek ortalama sıcaklık 27-29 derece). Bu nedenle etraf uçağın tuvaletlerinde üstlerini değiştirip kışlık kıyafetlerini çantalarına tıkmış, ayaklarına parmak arası terlikleri geçirmiş turist kaynıyor.
Benim rahatlayıp bir oh çekmeme gelince meğer kısa sürecekmiş bilmiyordum. Jamaika ülkeye gelenlerin muhakkak dönüş biletlerini görmek istiyor, hem uçağa binerken hem de ülkeye gelince kontrol ediyorlar. Bizim dönüş biletlerinin tarihi, İstanbul’daki Fahri Jamaika Konsolosluğu’ndan aldığımız 3 aylık vizenin tarihini geçtiği için sıkıntı çıkardılar.  Normalde Türk vatandaşları 90 güne kadar turistik amaçlı gelip kalabiliyorlar vizesiz. Ama bizim oturma izni almak üzere farklı bir vizemiz vardı ve zaten bu vizeyi almak için bir dünya belgeyi Fahri Konsolosluğa sunmuştuk, onlar bağlı bulundukları İsviçre’deki Jamaika Konsolosluğu aracılığıyla Jamaika’nın ilgili makamından onay almışlardı, bu belgelerin içinde Jérôme’un çalışma izni de vardı. Görevli bu belgeyi sordu ben de yanımda olmadığını ama zaten bu belge ile vize aldığımı anlatmaya çalıştım, bu belge nerede diye takılmış plak gibi sorunca, bavulumda galiba dedim. Bunun üzerine beni ve Serena’yı ciddi suratlı kocaman bir adam eşliğinde bir odaya götürdüler, adam bavulunuzda bu belgeyi bulmanıza izin vereceğiz, ama eğer bu belgeyi bize sunamazsanız geldiğiniz uçakla sizi geri göndermek zorundayım dedi, dünyanın en sakin ve nazik tavrıyla. Ben ağlamayla şarlama arasında kararsız, ama’larla başlayan cümleler kurup ben 24 saattir uyumamış bir çocukla yolculuk ediyorum, bakın bu belge olmasaydı zaten ben bu vizeyi alamazdım, hem kimse bana bu belgeyi yanımda bulundurmam gerektiğini söylemedi, o zaman izin verin eşimi arayayım falan demeye çalıştım ama nafile “burası telefona izin verilmeyen bölge, şimdi sakinleşmek için 3 dakikanız var, isterseniz 48 saat yolculuk etmiş oldun, beyanınızın tersini ispatlarsak sınırdışı edileceksiniz, lütfen düşünün ve o belgenin nerde olduğunu hatırlayın” dedi istifini bozmayan tavrıyla. Durdum derin bir nefes aldım ve e-mailimde var dedim. Bu sefer bilgisayarın olduğu başka bir ofise geçtik, eşim bizi merak ediyordur bir telefon açsaydım bari lafımın üzerine numarasını istedi, bir yandan yahoo başka bir ülke ve bilgisayardan girdiğim için benden bilumum onay kodları isterken ve ben telaştan bunları yanlış yanlış girerken. Meğer adam içeri gidip Jérôme’u aramış aynı sakin ses tonuyla durumu anlatmış ve merak etmemesini söylemiş. Neyse sonuç olarak belgenin çıktısını alıp kocaman adımlarla tekrar pasaport kontrol noktasına yürümeye başladı bizim işinin erbabı görevli. Bu esnada aylardır babaya giderken valizimi alacağım diyen Serena elinden o küçük pembe çekçekli çantasını bırakmadan ciddi bir şeylerin döndüğünü anlamış, merakla ve yolculuktan aptallaşmış gözlerle seyrediyordu olan biteni. Adamı gözden kaybetmemek için hadi Serena ver bavulunu, gel kucağıma, yetişemiyoruz, diye onu çekiştire çekiştire, bağıra çağıra aldık damgamızı, bavullarımıza ve kısa bir süre sonra da Jérôme’a kavuştuk. Havaalanının dışına çıkıp da başımıza gelenleri anlatmaya başlar başlamaz benim sinirler boşaldı ve Serena da benim ağladığımı görüp, ağlama anne diye diye o da ağladı. İşte bizim çekirdek aile sulu gözlerle kavuştu birbirine, bu sefer “belalı cennet” denilen Jamaika’da…
Daha sonra benzer şekilde havaalanında sıkıntı yaşayan Fransa’dan gelen bir çift, “burada beyazlara karşı ırkçılık uyguluyorlar” diye uç bir yorumda bulundu. Doğrusu ben pek öyle düşünmedim, bence daha çok işlerini ciddiye alıyorlar ve bu dünyanın birçok ülkesine ellerini sallaya sallaya sadece nüfus cüzdanları ile gitmeye alışmış ayrıcalıklı Avrupalılara biraz sert gelmiş olabilir…
Arabaya bindikten beş dakika sonra yağmaya başlayan yağmur, arkası açık arabada ıslanmaktan son dakikada kurtardığımız bavullarımız ve radyodan çalan reggae eşliğinde bir buçuk yılımızı geçireceğimiz yeni evimizle tanışmak üzere yola koyulduk.


19 Şubat 2014 Çarşamba

Yeni bir başlangıç



Bir yılı aşkın bir süredir yazmamışım bloga, günlük değil yıllık olmuş benimkisi… Biz göçmeyince günlük de kalmış mahsun. Kısa bir Fransa yolculuğu ve Türkiye içinde bir iki başka yer dışında aslen İstanbul’a çakılı kaldık bir süre. İyi de oldu. Aradan koca bir Haziran Direnişi geçti, kulağımızın pası silindi,  ruhumuz yenilendi, dimağımız renklendi, umutlarımız canlandı…

Şu anda Jamaika’nın başkent Kingston’dan sonra ikinci büyük şehri olan Montego Bay’deyiz. Yolculuk ve burada geçirdiğim on gün hakkında yazmadan önce blogun ismini değiştirme hikâyemden bahsedeyim. Kızım Serena doğduktan sonraki özellikle 2 yıl hayatımın merkezinde o oldu,  hem böyle istediğim için hem de koşullar bunu gerektirdiği için. Sürekli mekân değiştirdiğimizden benim sabit bir işte çalışmam mümkün değildi, bunu biraz da bu yepyeni ve merakla beklediğim deneyimi doya doya yaşamak için bir fırsat gibi de gördüm, bakıcı alternatifini hiç gündemime almadım. Bilinçaltımda bir yerlerde anne ile büyüyen çocuklar daha sağlıklı daha bir "şey" olurlarmış gibi de bir zihin kaydım varmış galiba. Neyse sonuçta 20 ay boyunca beni emen, memede uyumaya alıştığından uyku saatlerinde muhakkak yanında olmam gereken, yanındaki kişiler, mekân ve bir sürü başka şey sıkça değiştiğinden etrafında tek değişmez beni bulduğundan biraz anne düşkünü, oldukça hareketli ve talepkâr Serena'yla geçen iki buçuk yıl…  Benzer bir süreç yaşayanlar neden bahsettiğimi iyi anlayacaktır, dünyanın en güzel varlığı an gelir neredeyse bir canavara dönüşür gözünüzde… Neyse ki bu bir “an”dır sadece ve bir şekilde geçer gider…  Benim imdadıma evimizin yakınındaki Feneryolu Irmak Anaokulu’nda önce oyun grubu olarak 3 saatle başlayan sonra benim yeniden başlayan doktora maceram ve Gezi Haziran’ındaki koşturmacalı günlerde tam güne çıkan anaokulu günleri yetişti. Fazla da araştırmadan eve çok yakın olması  ve içeri girer girmez beni de kuşatan o sıcaklık nedeniyle sezgisel olarak seçtiğim bu anaokuluna hep severek hatta çoğunlukla dönüp arkasına bile bakmadan koşa koşa gitti Serena (ta ki rotamız Jamaika’ya çevrilene dek). Bu sayede biraz dinlenmeye, sosyalleşmeye ve kendimi yeniden üretmeye vakit bulabilir oldum. Yıllar önce bıraktığım doktora çalışmasına doğumdan kısa bir süre önce çıkan afla yeniden geri dönmüştüm ve kayıt için girmem gereken İngilizce sınavı hayatımın en keyifli sınavıydı diyebilirim. Serena’yı belki de ilk kez bu kadar uzun süre anneme bırakıp yeniden üniversite sıralarında oturmak, direktifleri dinleyip o saçma sınav kompozisyonlarından yazmak bu kadar mı iyi gelirmiş insana?

Evet, her annenin ve her çocuğun bir yerlerde bir şekilde bağımlılıklarını bitirecekleri bir an gelir, ister iki, ister otuz iki yaşında. Bunun için sanırım başta annenin annelik kimliğini nasıl yaşadığıyla yüzleşmesi gerekiyordur…

Sonra yola çıkmadan kısa bir süre önce ablamın kitaplığından valize atıverdiğim Eckhart Tolle’nin Var Olmanın Gücü kitabını Jamaika’daki ilk günlerden birinde karıştırırken “Ebeveynlik Rol mü Fonksiyon Mu?” bölümü gözüme takıldı:

“Ama ebeveyn olmak bir kimlik haline geldiğinde, bütün benlik duygunuzun ondan kaynaklandığını hissettiğinizde, fonksiyon hemen aşırı vurgulanır, abartılır, sizi kontrol altına alır. Çocuklara ihtiyaçları olan şeyi vermek, aşırı hale gelir ve onu şımartır; tehlike altında kalmalarını engellemek aşırı koruyuculuğa dönüşür ve dünyayı keşfetme, kendi başlarına bir şeyleri deneme ihtiyaçlarını bastırır… Kendini ebeveynlik rolüyle tanımlayan bir anne ya da baba, çocukları sayesinde kendilerini daha bütün hissetmeye de çalışabilirler. Egonun kendi eksikliğini kapamak için başkalarını kullanma taktiği, bu kez de çocuklara yönelir…”

Tolle’nin aslında çok basit ve anne olmadan önce hakkında oturup ahkâm kesebileceğim bu cümleleri bir anda bende bir şimşek çaktırdı, blog ismi olarak göçebe annenin günlüğü aslında
sınırlayıcıydı, beni, deneyimlerimi, kimliğimi… Yani günlük, sadece göçebe günlük bundan sonra…


Keyifli okumalar…