Jamaika Karayipler’de bir ada ülkesi. Türkiye’den direk uçuş
yok, İngiltere, Kanada, Amerika ya da Avrupa’dan Almanya aktarmalı
gelinebiliyor. Yakın zamanda Belçika’dan da uçuşlar başlamış duyduğuma göre.
Biz Frankfurt’a kadar Lufthansa ile Frankfurt’tan sonra Condor Havayolları ile
geldik. Yolculuk öncesinde yetiştirilecek işlerin koşturmacasının üstüne iki
buçuk yaşında kıpır kıpır bir çocukla bu uzun yolculuk katmerli bir yorgunluk etkisi
yaptı. Serena küçükken dayıyordum memeyi, hem emme ve yutkunma hareketi
özelikle iniş ve kalkışta basınç farkından kaynaklı kulak problemlerini
engelliyordu hem de sonrasında bir güzel uyuyordu. Oysa bu sefer uyuduğu süre
toplamda 4 saati zor buldu.
Aslında yolculuk iyi başlamıştı. Genelde havaalanlarında bir
stres nedeni olur bende. Ya o saçma çıkış harcını ödemeyi unuturum, ya Serena
tam uçağa binecekken altına öyle bir kaka yapar ki uçağı kaçırma telaşıyla kafasına
kadar çıkan kakayı temizlemeye çalışırım ya da check-in de muhakkak fazla kilo
problemi olur, açılır o bavullar, yedi düvelin ortasında başlar bizim bavul şov.
Oysa bu sefer fazla valizimin parasını ödemeye hazır bir halde beklerken “Tamam
geçin” demez mi görevli? Bende de bir saflık var ya ama kilo fazlası yok mu
diye soracakken babamın beni dürtüp çekiştirmesi sonucu yırttık. Dedim şeytanın
bacağını kırdık bu yolculuk iyi geçecek. Kontrol noktalarından geçerken bebek
de olsa genelde ayrı ayrı geçiriyorlar ya, Serena’nın arıza anıdır o. En sevmediği şey birisinin onu kucağına alması
zorla ve de o üniformalı garip adam ve kadınlar alırlar onu zorla basar bizimki
yaygarayı. Neyse artık yürüdüğü için kendisi yürüyerek geçti pek bir merakla, oh
çektim. Bir de malına düşkün ya haspa, pusetinin o X-Ray cihazının içinde
gözden kaybolup gitmesine sinir olur, bu sefer ona da ses çıkarmadı. Tamam
dedim benim kahraman kızım büyümüş artık. Nerden bileyim arızayı benim 2,5
yaşındaki kızımın değil de 55 yaşındaki yan koltuk komşumuzun çıkaracağını. Evet
her şey yan koltukta oturan agresif kadının Serena tuvalete gitmek isteyince
söylenmesiyle başladı. Aslında 2 yaşından beri altını bağlamıyorum ama bu uzun
yolculukta zorlanır belki diye altına bez koymuştum ama tutturdu tuvalete
yapacağım, beze yapmayacağım diye. Yemek boşlarını daha toplamadıklarından
dolayı geçişin zor olacağını düşündüğümden oyalamaya çalıştım ama kaçarı yok.
Koridor tarafında oturan kadından özür dileyerek geçmek istedim ama kadında bir
surat yok efendim o da 2 tane çocuk büyütmüş de 30 yıldır uçakla gidiyormuş da
böyle şımarık çocuk görmemiş de söylendi durdu. Benim böyle beklenmedik sert
çıkışlar karşısındaki nutku tutulma halim bir yandan, Serena’nın mızmızlanması
öte yandan, zar zor attım kendimi tuvalete. Çıkışta hosteslere kısaca durumu
özetleyip, sanırım yanımdaki bayan rahatsız oldu yerimi değiştirmek mümkün mü
diye sordum. Uçak oldukça doluymuş zor olacağını ama bakıp bilgi vereceklerini
söylediler. Yerime geçerken yine özür diledim ve isterse cam kenarına
geçebileceğini böylece onu bir daha rahatsız etmeyeceğimizi belirttim. Yok
ayağı ameliyatlıymış ille de koridor istermiş. Kusura bakmayın dedim, çocuk kaç
saattir uyumadı, yorgun. Cevap: “Ben de 6 haftadır uyumadım, cenazeden
geliyorum, siz ne saygısız insanlarsınız…” söylenmeye devam ediyor seninki.
Kırık bir sesle “başınız sağolsun” derken aslında içimden “E be kadın
haftalardır uyumadığın uykuyu 3 saatlik uçağa mı sakladın? Diyorum. Neyse
hostesler gelip iki kişilik yer olmadığını söyleyince, o zaman belki
hanımefendi tek kişilik yere geçmek ister dedim. “Yok efendim ben yerimi
değiştirmem”lerle başlayıp makineli tüfek gibi hostese bizi şikayet etmeye koyuldu.
Ben çaresiz, hostes benden çaresiz bakışıyoruz. Sanki koca bir pişmaniye
kutusunu ağzıma tıkmışlar gibi ağzımı açamıyorum, sinirden sesim titriyor,
gözlerim doluyor. Hani o çokça bu ülkede yaşadığımız haklı olduğunu bilip de
bir halt yapamama duygusu sardı her bir yanımı. Kaçıp gitmek istiyorum da
nereye kaçacağım, uçaktayım. Neyse
Serena’nın yavaş yavaş uyku çökünce bedenine kucağıma saldı kendini ve benim de
artık sıkmaktan kamaşan gözlerimden yaşlar boşalmaya başladı. Olur ya toplu
taşıma araçlarında avazı çıktığı kadar bağırır ağlar, yıkar ortalığı çocuklar,
hani Serena’da da damarı tuttu mu var o potansiyel ama cancağızım sadece ilk 2
saat boyunca uyumadı ve biraz hareketliydi, konuştu, sorular sordu, arada
koltukta ayağa kalkıp arkaya, öne baktı, oyuncaklarını yere düşürdü... vs. Hem
ağlıyorum hem düşünüyorum, hazır cevap olamadığıma, kadının suratına lafı
yapıştıramadığıma kızıyorum. Sonra bir ara bir baktım hostesler kucağıma
çikolata bırakmışlar. Bu sefer iyice hıçkırmaya başladım, en sinir bozucu yanı
da kadının hâlâ yanımda oturması… Hadi dedim Selen vardır bu yaşananların da bir
nedeni, kabul et, yanındaki kadını da kabul et, hayatı tüm olumsuzluklarıyla
beraber kabul et, belki sen de bir zaman birilerine haksız yere çıkışmışsındır sadece
kendi pencerenden bakıp, bu kadar vicdansızca olmasa da bilmeden belki sen de
yeterince anlayış göstermemişsindir birilerine… diye kendimle konuştum durdum yerden
bilmem kaç bin feet havada…
Neyse bu manasız gerginlikle geçen ilk uçuş bitip de aktarma
için Frankfurt Havaalanına gelince bizi bir başka sürpriz bekliyordu. Yolcuları
uçaktan terminale taşıyan otobüsten inmek için hazırlanırken bir de baktık ki
terminal kapısı açılmıyor. Sarı, gürbüz Alman görevliler bilumum düğmelere
basıp uğraşıyorlar kapıyı açmaya, yok kapı bana mısın demiyor. Terminal kapısı
açılmayınca, otobüsten de indirmiyorlar bizi, kaldık mı otobüste mahsur? Ne acayip,
Fas’ta, Sri Lanka’da, Kamerun’da, Jamaika’da değil Avrupa’nın en büyük
havaalanlarından birinde hem de üstün Alman teknolojisi kapıydı açılmayan.
Otobüsteki Türkler “Yaa elleriyle zorlasalar ya kapıyı, belli ki düğmeler
çalışmıyor” diye söylenirken ben de “Açıl susam açıl demeyi bilemedi bu Batı
medeniyeti” diye düşünüyordum. Neyse başka terminal kapısından bizi sokmayı
akıl ettiler de benim gibi başka uçağa yetişecekler rezil olmaktan kurtulduk.
Bu arada terminale girince bir sonraki uçağa nereden gideceğimi öğrenmek için kafam
havada elektronik panoya yanaşırken Serena’nın puseti o ucube kadına çarpmaz
mı? Yuh dedim bu ne saçma karma? Hayır, kadının silahı olsa çekip vuracak artık
beni, Jamaika derken öteki dünyada bulacağız kendimizi… Artık arkama bile
bakmadan, koşar adım yürüdüm, korkunç bir kâbustan kaçar gibi.
Frankfurt havaalanında kontrolden geçerken görevliler Türkçe
konuşuyor bize, Ana diyorum hâlâ Türkiye sınırını geçemedik herhalde. Daha
sonra etrafta dünyanın dört bir dilinde konuşan insanlara bakıp “Neden burda Türkçe
konuşuyorlar anne?” diye soruyor bizim akıllı bıdık. Serena’nın Jamaika’da da devam
eden dil konusundaki soruları ve merakı işte o an başlamış meğer. Sonra ilk
günlerden birinde şöyle bir diyalog geçti aramızda:
-Sen babamla İngilizce konuşuyorsun ben Türkçe konuşuyorum.
- Ben bazen Fransızca bazen İngilizce konuşuyorum
kızım.
-Ama ben sadece Türkçe konuşabiliyorum. Baba beni biraz
anlıyor...
Frankfurt’tan Montego Bay’e 11 saat süren uçuş 1-2 saatlik
bir uyku dışında Serena’nın cin gibi oluşu karşısında benim azalan enerjim ve
her ne zaman hostesler servise çıksa bizimkinin çişinin gelmesi haricinde
olaysız geçti diyebilirim. Tabi Serena’nın tam yine yemek servisi sırasında
çişim geldi diyip de tuvalete gidince hiçbir şey yapmaması sonucu kendimi
kaybedip bağırmamı saymazsak. Yorgunluk ve stres gibi faktörlerden kaynaklı,
genellikle de başkalarına kızıp sinirinin çocuğun bir hareketine patlamasını
yaşayan ebeveynlere tek söyleyeceğim şey: Yapmayın! Ona kadar, 40’a kadar
1000’e kadar sayın içinizden de yapmayın. Serena Jamaika’ya vardıktan sonra
bile ama sen bana uçakta bağırdın diye hatırlatıp durdu beni yerin dibine soka
soka. Son pişmanlık fayda etmiyor.
İkinci uçak yolculuğunun benim için en heyecan verici yanı ise
ekrandan uçağın Küba üstünden uçuşunu takip etmek oldu, bu kadar yakına
gelmişken bir gün burayı da ziyaret etme hayalleri kurarak.
Neyse sağ salim Montego Bay havaalanına vardık, terminale
girince köşede bir müzik grubu karşılıyor yolcuları, biraz ilerledikten sonra
uçakta doldurulması gereken formları kontrol ediyorlar. Bana uçakta çocuk için
doldurmaya gerek yok demişlerdi ama meğer Serena için de doldurmam gerekirmiş,
ben bir taraftan pasaport kontrol kuyruğuna bakıp bir taraftan da 11 saatlik
yolculuk boyunca doldurtsaydınız ya diye uff puf edince görevli kadın doldurun
sonra bana gelin dedi. Neyse ki sanırım çocukla yalnızım diye beni hızlı
geçişten aldı böylelikle parmak arası terlikleri ve şortlarıyla daha
havaalanında tatil moduna girmiş yüzlerce Avrupalı ve Amerikalı turistle
beraber o bitmek bilmeyecek sırayı beklemek zorunda kalmadım. Şu anda Jamaika’nın en çok turist çektiği
dönem yani kasırga ve yağmur ihtimalinin en düşük olduğu Aralık ve Nisan ayları
arasındaki kış mevsimi (kış dediysek ortalama sıcaklık 27-29 derece). Bu
nedenle etraf uçağın tuvaletlerinde üstlerini değiştirip kışlık kıyafetlerini
çantalarına tıkmış, ayaklarına parmak arası terlikleri geçirmiş turist kaynıyor.
Benim rahatlayıp bir oh çekmeme gelince meğer kısa
sürecekmiş bilmiyordum. Jamaika ülkeye gelenlerin muhakkak dönüş biletlerini
görmek istiyor, hem uçağa binerken hem de ülkeye gelince kontrol ediyorlar. Bizim
dönüş biletlerinin tarihi, İstanbul’daki Fahri Jamaika Konsolosluğu’ndan
aldığımız 3 aylık vizenin tarihini geçtiği için sıkıntı çıkardılar. Normalde Türk vatandaşları 90 güne kadar turistik
amaçlı gelip kalabiliyorlar vizesiz. Ama bizim oturma izni almak üzere farklı
bir vizemiz vardı ve zaten bu vizeyi almak için bir dünya belgeyi Fahri
Konsolosluğa sunmuştuk, onlar bağlı bulundukları İsviçre’deki Jamaika
Konsolosluğu aracılığıyla Jamaika’nın ilgili makamından onay almışlardı, bu
belgelerin içinde Jérôme’un çalışma izni de vardı. Görevli bu belgeyi sordu ben
de yanımda olmadığını ama zaten bu belge ile vize aldığımı anlatmaya çalıştım,
bu belge nerede diye takılmış plak gibi sorunca, bavulumda galiba dedim. Bunun
üzerine beni ve Serena’yı ciddi suratlı kocaman bir adam eşliğinde bir odaya
götürdüler, adam bavulunuzda bu belgeyi bulmanıza izin vereceğiz, ama eğer bu
belgeyi bize sunamazsanız geldiğiniz uçakla sizi geri göndermek zorundayım dedi,
dünyanın en sakin ve nazik tavrıyla. Ben ağlamayla şarlama arasında kararsız,
ama’larla başlayan cümleler kurup ben 24 saattir uyumamış bir çocukla yolculuk
ediyorum, bakın bu belge olmasaydı zaten ben bu vizeyi alamazdım, hem kimse
bana bu belgeyi yanımda bulundurmam gerektiğini söylemedi, o zaman izin verin
eşimi arayayım falan demeye çalıştım ama nafile “burası telefona izin
verilmeyen bölge, şimdi sakinleşmek için 3 dakikanız var, isterseniz 48 saat
yolculuk etmiş oldun, beyanınızın tersini ispatlarsak sınırdışı edileceksiniz, lütfen
düşünün ve o belgenin nerde olduğunu hatırlayın” dedi istifini bozmayan
tavrıyla. Durdum derin bir nefes aldım ve e-mailimde var dedim. Bu sefer
bilgisayarın olduğu başka bir ofise geçtik, eşim bizi merak ediyordur bir
telefon açsaydım bari lafımın üzerine numarasını istedi, bir yandan yahoo başka
bir ülke ve bilgisayardan girdiğim için benden bilumum onay kodları isterken ve
ben telaştan bunları yanlış yanlış girerken. Meğer adam içeri gidip Jérôme’u
aramış aynı sakin ses tonuyla durumu anlatmış ve merak etmemesini söylemiş. Neyse
sonuç olarak belgenin çıktısını alıp kocaman adımlarla tekrar pasaport kontrol
noktasına yürümeye başladı bizim işinin erbabı görevli. Bu esnada aylardır
babaya giderken valizimi alacağım diyen Serena elinden o küçük pembe çekçekli
çantasını bırakmadan ciddi bir şeylerin döndüğünü anlamış, merakla ve
yolculuktan aptallaşmış gözlerle seyrediyordu olan biteni. Adamı gözden
kaybetmemek için hadi Serena ver bavulunu, gel kucağıma, yetişemiyoruz, diye
onu çekiştire çekiştire, bağıra çağıra aldık damgamızı, bavullarımıza ve kısa bir
süre sonra da Jérôme’a kavuştuk. Havaalanının dışına çıkıp da başımıza
gelenleri anlatmaya başlar başlamaz benim sinirler boşaldı ve Serena da benim
ağladığımı görüp, ağlama anne diye diye o da ağladı. İşte bizim çekirdek aile
sulu gözlerle kavuştu birbirine, bu sefer “belalı cennet” denilen Jamaika’da…
Daha sonra benzer şekilde havaalanında sıkıntı yaşayan
Fransa’dan gelen bir çift, “burada beyazlara karşı ırkçılık uyguluyorlar” diye uç
bir yorumda bulundu. Doğrusu ben pek öyle düşünmedim, bence daha çok işlerini
ciddiye alıyorlar ve bu dünyanın birçok ülkesine ellerini sallaya sallaya sadece
nüfus cüzdanları ile gitmeye alışmış ayrıcalıklı Avrupalılara biraz sert gelmiş
olabilir…
Arabaya bindikten beş dakika sonra yağmaya başlayan yağmur,
arkası açık arabada ıslanmaktan son dakikada kurtardığımız bavullarımız ve
radyodan çalan reggae eşliğinde bir buçuk yılımızı geçireceğimiz yeni evimizle
tanışmak üzere yola koyulduk.