8 Aralık 2014 Pazartesi

Ebola korkusundan chikungunya ile teselli bulmak... *



Bir taraftan Yırca’da kesilen 6 bin zeytin ağacı, Validebağ korusunun başına gelenler ve Ermenek’te madenci cinayetlerine üzülürken, öte taraftan da 2 ay aradan sonra Jamaika’ya geri dönüp de sokağımızdaki ağaçların ondan fazlasının kesildiğini gördüm. Evimizin biraz ilerisindeki otel, duvarının dışındaki o güzelim ağaçları manzarayı bozuyor, taksiciler gölgesinde park edip arabalarını temizliyor sonra da etrafı pisletiyorlar, ağaç kökleri duvara zarar veriyor, ağaça tırmanan hırsızlar güvenlik tehdidi oluşturuyor gibi beş para etmez gerekçelerle (Hoş durup duran ağacı kesmenin beş para eden gerekçesi de AVM, Topçu kışlası, termik santral oluyor galiba) kesmişler. “Nedir bu ağaçların insanlardan çektiği!” diye serzenişte bulunan bir yazı yazmaktı asıl niyetim ama geri dönüşümüzün tam 9. günü bizim kızın ateşlenmesi ile bir anda gündemim değişti.  Böyle evdeki hesabın bir türlü çarşıya uymadığı bir şey işte veletli hayat…
...ve kesilen yerlerinden yeniden doğar yaşam
Ne ağaçları katleden zihniyete kızgınlığım ne de kesilip giden ağaçlara üzüntüm geçti ama bu sefer başka bir duygu çöreklendi içime: korku ve endişe.  Doğrusu pek evhamlı bir tip değilim (ya da öyle zannediyorum) ama özellikle Montego Bay Havalimanı’nda bizi de kimi başka ülkelerden gelenler (mesela Çinliler) gibi ayrı bir kuyruğa sokup, kayıt altına aldıktan sonra “önümüzdeki altı hafta içinde ateşiniz çıkarsa muhakkak doktorunuzu bilgilendirin” yazan bir kağıdı elimize tutuşturduklarında, ilk kez haberlerde okuduğumuz uzak ihtimal ebolanın aslında pek de o kadar uzak olamayacağını idrak ediverdim. Üç yaşında, oldukça hareketli Serena’yla 24 saate yakın süren yolculuğun yorgunluğu ve stresi ile artık biran önce eve gidip ayaklarımı uzatma isteği içinde, doğru düzgün açıklama da yapılmadan bir kuyruk daha beklemeye sinir olmuş bir halde kendi kendime söylensem de, sonrasında aslında bunun yine de iyi bir uygulama olduğunu düşünecektim.
Aradan geçen iki ayda kesilen ağaçların dışında Jamaika’da tek yenilik herkesin dilinden düşmeyen chikungunya (Chicken Guinea) muhabbetiydi. Bizden önce Jamaika’ya dönen Jérôme, yanınızda uzun kollular getirmeyi unutmayın diye uyarmıştı ama bunun dışında hayatımda adını dahi duymadığım bu hastalığın daha ne olduğunu anlayana kadar Serena yakalanıverdi bile. Eh, başa gelince daha bir araştırmacı kesiliyor insan, kurcaladım interneti. Hastalar eklem ağrılarından dolayı bükülüp kaldıklarından hastalığa Afrika'da konuşulan Makonde dilinde 'kuruyup bükülmek' anlamına gelen 'Chikungunya' denmiş.  İlk kez 1820’lerde Hindistan’da görülmüş, 1952’de Tanzanya’da ortaya çıktıktan sonra virüsü tespit edilen chikungunya hastalığı geçen Aralık’tan beri 37 ülkede yaklaşık 795,000 kişiyi etkilemiş.  Virüsü taşıyan iki tür sivrisinek var:  Aedes albopictus ve Aedes aegypti. Gün doğumu ve gün batımının yanı sıra gündüzleri de ısırdığı belirtilen bu ikinci cins sivrisinek sarıhumma ve dang hummasının taşıyıcısı ama dang humması sadece insan ve maymunları etkilerken, chikungunya kuşları, büyükbaş hayvanları ve kemirgenleri de enfekte edebiliyor.



Jamaika’da ilk vakanın görüldüğü Temmuz ortasından beri virüsün yayılışı geometrik artışla devam ediyor ve virüsün tepe noktasına henüz ulaşmadığı söyleniyor. Biz de olabildiğince önlem almamıza karşın, bizimki bir şekilde kapmış virüsü. Cuma akşamüstü bir anda ateşi yükselmeye başladı, dizlerim acıyor dedi. Ben o anda bulmacanın parçalarını birleştirip, aslında bir gün önce bahçede arkadaşları oynarken (genelde beraber oynamadığı büyük çocukların varlığına yorduğum) oyuna katılmayışını, sonrasında scootera binerken bacağım yoruldu deyip bırakışını, ertesi gün çorapsız giydiği ayakkabıların vurduğunu zannettiğim ayaklarının acımasını hatırladım. Bu hastalığın ateş, eklem ve kas ağrıları ile mide bulantısı, ishal ve kızarıklıklar gibi belirtileri var. İnternette ebola virüsünün de benzer belirtileri olduğunu görünce çaktırmamaya çalışsam da biraz telaşlanmaya başladım ne yalan söyleyeyim. En çok da Ebola’nın belirtilerinin virüse maruz kaldıktan 8-10 gün arasında, yani tam da bizim yolculuk gününe denk gelmesi beni endişelendiriyor.
O sırada üç havalimanı değiştirdiğimiz yolculuğun her karesi film şeridi gibi gözümün önünden geçmeye başlıyor. Genelde takıntılı bir insan olabilecekken, en azından Serena’nın emeklemeye başladığı bol börtü böcekli Sri Lanka günlerinden beri hijyen konusunda saldım gitti. Öyle bir elinde ıslak mendil (kaldı ki çevreye verdiği zarar yüzünden olabildiğince az kullanmaya dikkat ediyorum bu tür şeyleri) her dakika çocuğunun orasını burasını silen bir anne olmadım. Ama eh be Selen ortalıkta Ebola diye bir mahlûkat gezerken en azından uçak yolculuğu için de mi el dezenfektanı sıvılardan atıveremezsin çantaya, kim bilir saatler süren o yolculuk boyunca neleri elledi Serena, kaç kez nerelerde tuvalete götürdüm, yanımızda kim aksırdı, tıksırdı… Bir yandan doktora gitmeye hazırlanırken bir yandan da için için söyleniyorum kendime, anne olmanın “dayanılmaz suçluluk duygusu” içinde…
En yakın kliniğin acilindeki, koca koca açtığı mavi gözleri ve bir kez dahi gülümsemeyen suratı ile bırak Serena’yı bizi bile neredeyse korkutmayı başaran Kanadalı olduğunu düşündüğüm doktor internetten okuduklarımdan daha fazla bilgi vermeyerek içimize bir nebze dahi su serpemedi. Ebola da chikungunya da sonuçta virüsmüşler, ilacı yokmuşmuşlar… bekleyinler, anti-enflamatuar içermeyen parasetamol tarzı şurup, ıslak havlu vs. ile ateşi düşürmeye çalışınlar, bol ve soğuk sıvı içirinler… Kızarıklıklar olursa şu kremi sürünler… Eee ne yani bu çocuk? Yüzde yüz chikungunya diyebilmek için test yapmak lazımmış, testin sonucu 3 haftadan aşağı çıkmazmış, sonucu da kesin olmayabilirmiş, yapıp yapmamak bize kalmışmış. İstersek bize havalimanında verdikleri o numarayı arayabilirmişiz…  İyisi mi doktor amca size iyi nöbetler biz evimize gidelim.
Neyse ki ertesi gün parasetamolun dozunu artırınca ateşi düştü, ama iki gün boyunca hayatında bir buçuk dakikadan fazla yerinde durduğu zor görülmüş bızdık oldu mu size bir pelte, 80’lik nineler gibi dizlerini tutarak yürümeler, yoruldum deyip yerinden kalkmamalar falan… Neyse olan bizim çizgi film diyetine oldu, oysa ne güzel Fransa’da olmayan televizyonun, Türkiye’de de bazen çalıştığını söyleyip, Jamaika’ya dönünce de artık çalışmadığını söyleyerek bir ara bayağı sardırdığı çizgi film olayını minimuma indirmiştik. (O kanepeye uzanmaış, bilgisayarda masha, peppa pig ve trotro seyrededursun, ebola korkusunu, semptomların azalmasıyla zihnimin uzak köşelerine itelemeye başlayan ben de mutfakta on kaplan gücünde hamarat anneye bağlayıp, zencefilli-tarçınlı hayvan şekilli kurabiyeler, poğaça  ve hayatımda ilk kez fırında ekmek yaptım, hem de tam buğday ununa.)
İşin iyi yanı bu virüs insana hayatta sadece bir kez bulaşabiliyormuş. Ama yine de başkalarına bulaşmasın diye günlerdir evde hapis kalan Serena’ya bolca sprey sıkarak okula gönderdim beşinci günün sonunda (elbette doktorun da bilgisi dahilinde). Anlaşılan ya bizimkinin bağışıklığı fena değil, ya da çocuklar daha az etkileniyor, çünkü ölümlere bile sebep olan bu merete yakalanan yetişkinlerin çoğu haftalarca kendine zor geliyor, hatta uzun vadede arterit (eklem iltihabına) yol açabildiği de söyleniyor bu virüsün. Homeopati ve ayurvedanın önleyici ve tedavi edici nitelikte önerileri var, modern tıbbın ise semptomları azaltmak dışında bir çözümü yok henüz. Sivrisineklerin barınıp üremelerini engelleyecek ortamları yaratmamak ve sivrisineklerden kaçınmak dışında yapacak pek bir şey yok. Bu konuda bildik yöntemlere ek olarak mesela saksıların dibinde fazla su bulundurmamak, çöpe metal veya plastik kutu atarken içine su dolmasın diye delik delmek, bir de olabildiğince renkli, parlak kıyafetler giymemek önceden aklıma gelmeyen bu süreçte öğrendiğim makul öneriler arasında.
Bu konuda bir de Jamaika siyasi dedikodusu: muhalefet diğer Karayip ülkelerinde salgın baş gösterdiğinde Jamaika’da gerekli tedbirleri almamakla, ilaç stoğunu hazır etmemekle hükümeti suçlarken, Sağlık Bakanı’nın da chikungunya geçirenlerle empati kurabilmek adına "keşke ben de yakalansan bu virüse" minvalinde bir açıklama yaptığını okuyunca "aratmıyorsunuz memleketi" diye geçirdim içimden.
Bitirmeden Kaan Ertem’in meşhur Erdener Abi’si vari bir de önerim var: Hani şu insanları, ağaçları katledenler, katledilmesine göz yumanlar var ya gün gelip devran dönünce vereceksin ellerine sinek öldürme aletlerini salacaksın Hindistan’a, Afrika’ya, Tropiklere yemeden içmeden bulaşıcı hastalık yayan sivrisinekleri teker teker yakalatacaksın. Asmaktan kesmekten daha faydalı değil mi sizce de? 
Dünyada kişi başına en çok albüm çıkan ülkelerden biri olan Jamaika’da 11 yaşındaki Wayne J’den chikungunya şarkısını da tıklayarak dinleyebilirsiniz.Chikungunya song

*Birkaç hafta önce dost site uzuncorap.com'da çıkan yazım.
 





21 Kasım 2014 Cuma

Pinpon asla sadece pinpon değildir…


Demek yıllar yıllar önceki tutkumu yeniden canlandırmam için ta Jamaika’ya gelmem gerekiyormuş: Masa tenisi, nam-ı diğer pinpon. Bu sabah yan sitede oturan Polonyalı arkadaşla çok uzun zaman sonra yeniden pinpon oynarken çok eskiden tadına baktığım bir yemeği yeniden yemiş, maziden kalma bir koku ile bir anda o ana ışınlanmış gibi yirmi küsur yıl öncesine gitti benliğim…
İstanbul’un bu kadar küresel bir köy haline gelmediği yıllar, öyle AVM’ler fast food zincirleri kuşatmamış daha her bir sokağı… Kentin Anadolu yakasında oturanların en meşhur buluşma yerlerinden biri Moda’daki Bomonti çay bahçesi. Okul kıranlar (He ya okul kırmak diye bir şey vardı o yıllarda acaba hâlâ okul kırabiliyor mu çocuklar?), gizli saklı buluşanlar, gençler yaşlılar, tavşan kanı çaylar, kaşarlı tostlar… ve elbette dondurma…
Ceren, adaşım Selen, Pınar (ve arada bizim çeteye eklenenler çıkanlar) koca bir yazı Bomonti’de geçirmiştik sanırım orta son bitince. O zamanlar iki Bomonti çay bahçesi vardı. Şimdi kalmış bir tane. Moda İskelesine daha yakın olan Bomonti’nin pek şaşalı bir mekana dönüşmesi ve daha uçta olan öteki Bomonti’nin de arkasındaki alana yeni süper lüks dairelerin yapılması ile fark etmiştim sanırım “kentin dönüşümünü”.
O yıllarda eğer bir manzara güzelliği varsa bir Burhaniye Artur’daki disko, bir de Bomonti’ydi benim için. Ağaçların dibinde tahta sandalyelerde oturup henüz yürüyüş alanı falan olmayıp sadece “kayalar”dan ibaret sahilin hemen dibinde kentin en güzel, en engin denizine bakmak… ve saatlerce, yorulmadan, usanmadan, koca bir yaz, neredeyse her gün pinpon oynamak… biraz ara verince soluğu Ali Usta’nın dondurmalarında almak… O zamanlar iki tane Ali Usta vardı, biz köşede daha kalabalık olandan değil de çaprazında Selen eczanesinin yanındakinden yerdik. Bir rivayete göre şimdi meşhur olanın sahibi bizimkinin yanında çırakmış, doğru muydu değil miydi hâlâ bilmiyorum, araştırmak da istemiyorum, kulakları hafif az işiten, çikolatalı sosu bol keseden dağıtan hatta alelacele sosundan yiyip bitirince dondurmamızı yeniden sosa bulayan, keyfi yerindeyse ara sıra bize beleş dondurma dağıtan asıl usta oydu bizim gözümüzde… diğer birçok yer gibi neden sonra o da kapandı, şimdi sanırım bir pizzacı var yerinde.
Dondurma gibi sonsuzdu pinpon oynama arzumuz. Kim yenerdi, kim yenilirdi, kim iyi oynardı, hatırlamıyorum, umurumuzda değildi sanki.  Sonraki yıllarda da bir pinpon masası, raket bir de top buldum mu hiç boş geçtiğim olmadı, aslında çoğu yerde de olurdu bir pinpon masası. Bildiniz işte o yıllar hani ne ellerimizde cep telefonları, Ipadler vardı ne de bowling salonları sarmıştı şehri.
O yıllar olmasa da biraz sonrasında süper teoriler bile geliştirmiştim pinponun en eşitlikçi spor olduğu konusunda. Bir kere kadın erkek farkı gözetmeden oynanabiliyordu, güçlü, uzun, kısa, hatta genç veya yaşlı olmanızın pek bir önemi yoktu. Bomonti’nin müdavimlerinden siz deyin altmış ben diyeyim yetmiş yaşlarında tıknaz bir amca vardı, alemin en iyilerindendi nitekim. Sınıfsal olarak da eşitlikçi bir spordu, yalınayak bile şahane oynanabilirdi. Tek gereken bir masa, iki raket. (Tamam Ipade karşı değilim onu da versinler de) Ipad dağıtana kadar konamaz mı her okula bir pinpon masası? Konur, bal gibi de olur mis gibi de olur. Bir kere refleks, dikkat ve hızlı taktik-strateji geliştirmek için birebirdir pinpon, oynarken bütün kaslarınız çalışır, yorulursunuz ama öyle spor salonlarındaki gibi sıkılarak değil, keyif  ve adrenalin dolu bir yorgunluktur o. Puanları sayarsanız, arada her oyunda olduğu gibi fileye değdi değmedi, masanın üstünde vurdun, altında vurdun, mızıkçılıklarıyla tatlı bir rekabeti vardır. Ama bir de hiç saymadan bir yandan sohbet ederek, ya da belki sadece meditatif halde sadece gelen topa, yani “an”a konsantreolarak da hiç rekabetsiz keyif dolu oynanabilir…


Eski bir pinpon militanı olan bendeniz maziden bir dostuma kavuşmuş gibi heyecanla pinpon oynadıktan sonra eve gelip biraz interneti karıştırınca işin ucunun sömürgeciliğe dayandığını, hatta birçok politik hikâyeyi barındırdığını öğrendim. Sömürge İngiliz subayları tarafından geliştirilen masa tenisi on dokuzuncu yüzyılda İngiltere üst sınıfı için yemek-sonrası ev içinde oynanan bir oyun olarak anılsa da, aslında tarihi on beşinci yüzyıl Çin’ine kadar gidiyormuş. Çin İmparatorluğu’nda tavuğun sidik torbasından yapılan topun balık ağından bir netin üzerinde ellerle ileri geri atılmasıyla oynanıyormuş. Aynı kaynakta farklı toplumsal konumdan birisiyle rekabet etmek uygun görülmediği için o zamanlar puan saymanın olmadığı da belirtiliyor.  Demek ki farklı sınıflar arasında oynanabiliyormuş o dönem Çin’de. On dokuzuncu yüzyılda İngiliz askerleri ise puro kutularının kapaklarını raket, yuvarlatılmış şarap şişesi mantarlarını da top olarak kullanırlarmış. Zaman için de gossima, flim-flam gibi değişik isimler de alan oyun bugün en çok ping-pong ismiyle anılıyor. Bir de bir sporun en etkin bir şekilde diplomasi aracı olarak kullanılması da masatenisi tarihinde ilginç bir uğrak.   Amerikan masatenisi takımı 32. Dünya Masatenisi Şampiyonasında Çinli masa tenisçilerden ülkelerine sürpriz bir davet alırlar. Böylelikle 1949’daki Maoist Devrimden sonra ilk kez Amerikalıların Çin’e girmesi ile “masatenisi diplomasi” adı verilen bir dönem başlar. Çin’in komşularına ittifakların her an değişebileceği mesajını da içeren ABD ile bu teması yaklaşık bir yıl sonra Şubat 1972’de Nixon’ın Çin Halk Cumhuriyeti’ne ziyareti ile devam eder.



Evet, neymiş pinpon asla sadece pinpon değilmiş, kimileri için siyaset diplomasi, kimileri için rekabet… Benim içinse pinpon aşkıyla geçen o koca yaz hafızamdan silinmeyen bir arzu “an”ıydı… 

Sonra ne mi oldu? Bildiğiniz hikâye, büyüdük işte… “ve kirlendi dünya”… 


Neyse eğer ki şimdiye dek oynamadıysanız kapın elinize bir raket, bulun bir masa oynayın, öyle sayıyı, kazanmayı, kaybetmeyi unutup sadece hızla gelen topa bakın… dert tasa kalmayacak, en azından o “an” için…  

Keyifli Oyunlar!

*Daha once uzuncorap.com sitesinde yayinlanmistir. 

5 Ağustos 2014 Salı

Rastalarla Şabat (Paskalya Tatili 2. Gün)


Sabah güneşinin yeşille buluşması bir harikadır, hele de Jamaika gibi (burada tanıştığım Alman ataları sayesinde hayli beyaz bir Jamaikalı teyzenin deyimiyle) “Tanrı’nın doğaya cömert davrandığı” bir yerdeyseniz. Ateşsiz ve güneşli bir sabaha gözümüzü Rafjam’de açar açmaz kahvaltıyı bekleyene kadar geceden gözümüze kestirdiğimiz küçük derenin karşısındaki yeşilliklere attık kendimizi. Bu güzel ortamda birkaç fotoğraf çekelim derken fotoğraf makinesini yaşı gereği “ben yapıcam, kendim kendim”leri bol Serena’ya kaptırmamız sonucu onun “açısından” bilumum vücut kesitlerimizden oluşan fotoğraf silsilesine dönüşüverdi sabah yürüyüşü.
becerikli kızımın ilk fotoğraf denemelerinden
Muz, papaya ve ananas ile sunulan lahana ve havuç sotesinin yanında taze yapılmış Hindistan cevizi pidesinden oluşan, miktarı az olduğundan mı yoksa yine o müthiş aşçının elinden çıktığından mı nedir tadı damağımızda kalan kahvaltının ardından aşağıda akan derenin oluşturduğu minyatür şelale ve göle girmeye niyetlendik. Ara ara serpiştirmeye başlayan yağmurun, aslında gökyüzünün çoğunluğunun mavi olması nedeniyle kalıcı olmadığına kanaat getirip giydik mayoları. Jamaika gibi bol nehirli bir ülkede deniz kenarına gitmese bile insan yanından mayosunu, havlusunu hatta plastik deniz ayakkabısını eksik etmemeli. Daha önceki derelerde çimme aksiyonu Serena’nın o kadar hoşuna gitmişti ki, heyecanla minik göle girmesiyle suratının bozulması bir oldu, yavrucak “üşüyorum ama” diye diye birkaç dakika dayanıp sonra hemen dışarı çıkıp, ama sonra gölette gözü kalıp dayanamayıp tekrar girerek bayağı bir çaba sarf etti. Jerome deniz bu kadar soğuk olsa girmezdi ama tatlı su insanı girecek illa, bense suya dizime kadar girmemle “yav arkadaş deli miyiz dün gece nerdeyse ateşi 39’u bulmuş çocuğu şimdi de buz gibi derede hasta edeceğiz, çıkalım” diye düşünmem bir oldu. Hevesi kursağında kalmasın diye Serena’yı da “daha sıcak bir dere buluruz sonra, herhalde yağmur da çiselediğinden soğumuş buranın suyu” diyerek ikna ettik.
Biraz hamak, biraz toparlanma derken Rafjam’den ayrılmamız saat 12’yi bulduğunda akşamı geçireceğimiz Blue Mountain zirvesine en yakın pansiyona gidene kadar günün geri kalanını nasıl geçireceğimiz konusunda netleşememiştik. Jerome on yılı aşkın süredir çalıştığı on küsur ülkenin haritalarını ve Lonely Planet ya da Guide Routard gibi rehber kitaplarını muhakkak temin eder gitmeden. Bu sefer Pakistan’dan Jamaika’ya Türkiye üstünden geçtiği için, Fransa’da bıraktığı Lonely Planet’ın Jamaika baskısının yenisini neyse ki Pandora Kitabevi’nden bulabilmiştik. Kaldığımız ülkelerde gezmek için iple çektiğimiz hafta sonları ya da tatil günlerini de en iyi şekilde geçirebilmek için öncesinde olabildiğince araştırmaya çalışırız. Ama bu sefer biraz Jerome’un zaten bu bölgeyi bilmesine güvendiğimden, biraz da yola çıkmadan bir gün önce teslim edebildiğim çeviriye yoğunlaştığımdan ancak kalacağımız pansiyonları ayarlayabilmiştim. Dünya’nın en pahalı kahvelerinden birinin vatanı olan Blue Mountain’da herhalde başta kahve plantasyonlarının gezeriz ve eğer cidden Jerome’un dediği kadar uzun sürmüyorsa belki gaza gelir zirveye çıkarız gibi muğlak fikirlerin dışında kabaca haritadan kalacağımız pansiyonların yakınındaki ilginç yerleri defterime not almıştım. Ama Serena’nın hastalanıp iyileşivermesinin de rehavetiyle ne defterime bakasım geldi ne başka bir şey. Mekân sahibi Susan’a haritaya göre geldiğimiz yol üstünde olması gereken ama yol boyunca tabelasını göremediğimiz bir kahve plantasyonunu sorduk, meğersem eski bir beyaz Range Rover varmış bir virajdan sonra orasıymış. Daha sonra muhtemelen senelerdir yerinden oynamamış Range Rover’ı görünce bunun nasıl da tabela kadar etkili bir indikasyon olduğunu anlayacaktım. Sohbetimizde Susan bir de yakınlardaki rasta köyünden ve cumartesi günü Şabat ayinleri olduğundan söz etti. Kapalı bir yerel komünitenin arasına elinde fotoğraf makinesiyle davetsiz misafir gibi dalan patavatsız beyaz adam konumuna düşmekten çekinen Jerome’un dini ayin de olduğunu duyunca tedirgin olduğunu hissedip, ısrarla Susan’a peki yabancıları gerçekten kabul ediyorlar mı, rahatsız etmeyelim gibi sorular sordum. Hiçbir sakıncası olmadığını, kişi başı 500 Jamaika Doları (yaklaşık 10 TL) verip gezebileceğimizi, hem de gideceksek törenlerine katılabileceğimiz bir cumartesi günü gitmenin daha iyi olacağını anlattı Susan. İçimden turistlere yönelik müzemsi bir köy mü bu ne öyle giriş bileti alıp da mı gezeceğiz, diye çınlayan bilumum itirazları yine içimdeki merak bastırdı. Şimdi tek sıkıntı, arabayla sadece bir yere kadar gidip sonra yürüyecek olmamız, hem de dün gece ateşlenmiş 2,5 yaşında bir çocukla, sağanağa çevirip çevirmeyeceği belli olmayan bu yanardöner yağmurda… Evet, Himalayalara tırmanacak değiliz ama insanın işinin doğaya bağlı olduğu bu gibi durumlarda, karar bir anlık cesaretle korkup geri adım atma arasındaki incecik çizgide, tıpkı hayattaki birçok kritik kararda olduğu gibi. Bilen bilir, motosu “ahh beni bu kararsızlık mahvetti” olan bendeniz, öğleyin yiyeceğim yemekten, alacağım ayakkabının rengine, yazacağım tezin konusuna kararsızlık abidesine dönüşüp, ahh akıl danışacağım birileri olsun da beni kurtarsın şu halimden insanı, içimi dinleyebildiğim ender anlarda aslında en bi şahane kararları verebildiğimi de biliyorum. (Ahh bir de şu her daim iç sesini duyabilen olmanın formülünü bulaydın da bizi şu derbeder halden kurtaraydın Einstein amca!). İşte o ender anlardan biriydi, içimizdeki macera duygusu ve merak endişelerden üstün geldi.  Susan’ın tarifine uyup dün akşam geldiğimiz yoldan geri istikamet yola koyulduk, elbette Rafjam ekibiyle vedalaşıp, fotoğraflarımızı çekildikten sonra.


Tarife göre (üçüncü gece için rezervasyon yaptırdığımız ) Mount Edge’i geçtikten sonra anayoldan sapacağımız barın da dün kızları indirdiğimiz bar olduğunu düşünüyor Jerome ve tahmininde yanılmıyor. Dün bizimle şakalaşan bar sahibine “buralarda bir rasta köyü varmış, ne taraf kardeş?” tadında yolu soruyoruz, buradan aşağı vurun, araba yolunun bittiği yerde merdivenlerden yukarı çıkın, patikayı takip edin ya da hatta isterseniz arabayı buraya bırakın, yürüyün aşağıya diyor. Hava belirsiz, Rafjam’den ayrılır ayrılmaz uyumaya başlayan Serena hâlâ uyuyor, arabayla gidebildiğimiz kadar gitmek istiyoruz. Aşağıda yolun bittiği yerde bir kısmı uzun süredir terk edilmiş izlenimi veren 3-5 araba var. Tam tam seslerini iyice duymaya başladığımız yukarıdaki köyde bizi nelerin beklediği konusunda merakımız artmaya başlıyor. Gelen geri dönemiyor mu nedir bu ormanda terk edilmiş arabalar? Sırt çantasına gerekebilecek yedek kıyafet, özellikle Serena için muz, kuruyemiş tarzı atıştırmalıklar, şemsiye, el feneri vs. dolduruyoruz. Bir de Serena daha yeni doğduğu günlerde kararsızlığımız sayesinde koca bir öğleden sonramızı değişik modelleri deneyerek geçirmek zorunda kaldığımız bebek mağazasından aldığımız kanguruyu alıyoruz yanımıza. Uçağın çıkışında size verecekler denilmesine rağmen ancak bagajlarla beraber pusete kavuşabildiğim, dolayısıyla kucağımda uyuklayan bir bebek ve bilumum el bagajıyla havaalanında kıvrandığım yalnız uçak yolculukları deneyimi sonrasında muhakkak uçakta çantama tıkıştırdığım kanguruyu uzun süredir kullanmamıştım. Yavaş yavaş gözlerini açan Serena kanguruyu görünce “ben buna binicem” diye tutturdu. Merdivenler bitince inme sözü alarak soktuk artık iyice küçülen kangurunun içine. Tamam ben bir yandan dakika başı emen Serena’yla cebelleşirken Jerome’un da kanguru çeşitleriyle süren cebelleşmesi sonucunda en yüksek kiloya kadar taşıyabilenini almıştık. İyi bu zımbırtı teknik olarak 18 kiloya kadar taşıyor da peki biz o kanguruyu taşıyabiliyor muyuz? Dik merdivenler, hafif çiseleyen yağmurun ardından açan yakıcı güneş sayesinde sırtımızdan damlayan terlerle merdivenlerin sonuna geldi. Zar zor Serena’yı ikna edip, dar patikadan manzaraya hayran hayran bakarak tırmanmaya devam ederken tam tam seslerinin yaklaşması bize umut veriyordu. Yokuşun sonunda yeşil ahşap kapıya gelmeden fotoğrafların olduğu bir panonun önünde fotoğraf çekilme teklifime fotoğraflara daha dikkatli bakan Jerome dudak büktü, baksana silahlar var fotoğraflarda diyerek. Rastalarla silahın ne ilgisi var ile başlayan sorularımız gün ilerledikçe çoğalmaya devam edecekti.
İşte "School of Vision" rasta köyüne varmadan son merdivenler...
Girişteki ahşap kulübeyi bilet gişesine benzeten ben buranın otantikliği konusunda iyice şüpheye düşmeye başlamışken, ilerden başı türbanlı bir kadın gülümseyerek bize yanaştı. Köyde geçirdiğimiz süre boyunca bize mihmandarlık eden Beverly yarım saat sonra öğle yemeği için törene ara vereceklerini, araya kadar içeri girebileceğimizi ama tapınağa girmek istiyorsak, benim saçımı ve bacaklarımı örtmem gerektiğini söyleyip bana kırmızı-yeşil-sarı-siyah rasta renklerinden bir bere ve belime dolamam için de bir pareo veriyor. Herkes gibi ayakkabılarımızı çıkarıp sarı-kırmızı-yeşil ahşap çokgen tapınağa giriyoruz, yerler toprak, ortamı garipseyip, çoraplarını da çıkarmak istemeyen Serena kucağımdan inmiyor. 
Rastafari tapınağında kanguru misali ayin

Etçi değil “ot”çu olmaları, saçlarını kesmemeleri ve müzikle olan yakın ilişkileri dışında rastalar hakkındaki cehaletimle yüzleşip etrafı inceliyorum merakla. Kadınların hatta kız çocuklarının bile saçları, kolları, bacakları kapalı, bir grup erkek perküsyonlarla ritim tutarken, birtakım ezgiler mırıldanıyorlar, diğer oturan erkeklerin çoğu ganja (Jamaika’da marihuananın adı ganja) tüttürüyor, çocuklar etrafta dolanıyor. Ayin sırasında genelde kadınlar ve erkekler ayrı oturuyor. 

kadınlar başka yerde

Ayinin sonunda çocuklar da dahil herkes yanmakta olan ateşe doğru diz çöküp, ellerini işaret parmakları ve baş parmakları ile bir üçgen oluşturacak şekilde birleştiriyorlar, içlerinden biri “Jah” deyince hep bir ağızdan “Rastafari” diye bağırıyorlar.
Resim yazısı ekle
Çıkışta biz biraz daha içeride kalıp etraftaki resimleri yazıları inceliyoruz. Her yerde H
aile Selassie I’nin fotoğrafları var. Başka yerlerde de  fotoğrafını gördüğüm Selassie hakkında Lonely Planet’ta bir şeyler okuduğumu hatırlıyorum. Gerek Rastalarla sohbetlerde ve aslolarak da eve dönüp biraz araştırdığımda Etiyopya’nın 1930-74 yılları arasındaki imparatoru Haile Selassie I’in onun tahta çıktıktan sonraki ismi olduğunu, Rastafari hareketinin de asıl ismi olan Ras (prens anlamındaki unvan) Tafari’nin (saygı duyulan kişi) adını ondan aldığını öğreniyorum. Dışarı çıkınca onlar dağıtılan sandviçlerden ve birer dilim karpuzdan oluşan öğle yemeklerini yerken biz de Beverly’i takip edip köyün tek bakkalı olan dükkândan hindistan cevizinden yapılan hafif tatlı ve inanılmaz doyurucu rasta kurabiyelerinin tadına bakıyoruz. Bir yandan ortama yavaş yavaş adapte olan Serena etrafta koşuştururken bir taraftan Beverly ve diğer Rastalarla sohbet ediyoruz. Yaklaşık 40 kişinin yaşadığı “School of Vision” adındaki bu Rasta köyünde, geçimlerini ektikleri ürünlerden elde ediyorlar, ürünleri pazara götüren rahip (uzun saçları ile bildiğimiz rahip görüntüsünden hayli farklı bu rahip o gün hasta olduğu için ayine katılamamış, biz dışarı birkaç dakikalığına görüyoruz onu) eline geçen parayla orada yetiştiremedikleri ürünleri satın alıp dağıtıyormuş.  Daha sonra Beverly’nin kocası olduğunu öğrendiğimiz yaşça daha genç Rasta’ya “Rasta doğulur mu Rasta olunur mu?” minvalinde bir soru soruyorum, onun rasta olma hikâyesini de merak ederek, bana gıdalara yerleştirilen mikroçiplerden bahsediyor, işte bu yüzden biz kendi tarımımızı yapıyoruz diyor. Sonra anlatmaya devam ediyor, eğer gerçekten merak ettiğini anlarlarsa saatlerce anlatabilir Rastalar gerçek İsa meselesini. Eğer yabancılarla konuşmaya alışık olmayan bir Jamaikalıyla konuşuyorsanız, İngilizce bilip anlaşacağınızı sanmayın, çünkü Jamaika ingilizcesi aslında bir patois (patua) yani İngilizce kelimelerle yerel dilin bir karışımı. Gerek konuya yabancılık gerekse patois etkisi ile uzun süre neden bahsettiklerini anlamakta zorlanıyorsunuz. Mikro biyoçipler, kara tenli İsa, Jesus değil, Jasos dedikçe onlar, sen ellerinden eksik etmedikleri ganja’nın etkisiyle uçuyor adamlar diye düşünmeden edemiyorsun. Ama dillerinden düşürmedikleri hikayenin özü Mesih’in aslında kara tenli olduğu ve Hıristiyanlığın beyaz Batılı anlatı tarafından çarpıtıldığı. Genel bir –izm ya da dinden öte bir yaşam felsefesi olarak kendini ortaya koymayı tercih eden rastaları tek bir çatıda toplamak da bu anlamda zor. Ama genel olarak Hıristiyanlık ve Musevilik etkisi açık, zira bolca ganja içtikleri ayinlerinde yüksek sesle İncil’den bölümler de okuyorlar. Ama sadece belli bölümlerini ve kendi yorumları ile. Yani aslında Afrika’dan köle olarak Karayiplere getirilen siyahilerin Hristiyanlığı kendi kültürleri ile yorumladıkları bir özgürleşme felsefesi. Jamaika’da siyahi milliyetçiliğin en önemli ismi Marcus Garvey’nin 1900’lü yılların başlarında Afrika’da başa gelecek bir siyahi kralın Mesih olduğu yönündeki kehanetinin Etiyopya’da Haile Selassie I'nin kral olmasıyla gerçekleştiğine inanıyorlar. Bu anlamda dünyaya ikinci kez gelen Mesih Haile Selassie I kutsal bir figür. Sohbetin bir yerinde peki senin ülkende mesihi nasıl biliyorsunuz diye soruyor biri. "Benim ülkeyi ne sen sor ne ben anlatayım, için daralır boşver” demek istiyorum, kısaca "bizimkiler Müslüman" deyip kapatıyorum, hiç anlatasım yok, dinlemek yetiyor bana bugün.
Her topluluktan topluluğa ve hatta her rastadan rastaya değişse de kimi belli kuralları var, mesela Ital (vital'den gelme bir sözcük) gıda yiyorlar, yani doğal, vücut için sağlıklı besleniyorlar. Kırmızı et, işlenmiş endüstriyel ürünler ve kimi zaman süt ürünleri tüketmiyorlar. Onun dışında kimileri tavuk da yemiyor ama genelde balık yiyorlar. 
Ben evliliğe karşı olduklarını duymuştum ama konuştuğum rastalar isteyen kişinin evlenebileceğini anlattılar. Peki ya kurallar, kurallara uymayanlar diye soruyorum. Esas olarak her insanın doğruyu kendi içinde bulmasına inanıyorlar ama bir problem olduğunda toplantılarında bunu konuşuyorlar ve sonrasında o kişiye “ateş” diyerek ceza veriyorlar. "Ne cezası peki?" “İşte ateş diyoruz, o kadar yani o kişinin bu hata üzerine düşünmesini sağlıyoruz”. Acayip hoşuma gidiyor bu yöntem. İçe dönmek önemli rasta kültüründe. Jamaika’daki genel yüksek perdeden konuşmalar, şakalaşmalar rasta köyünde pek yok. Artık ganja kafası mı yoksa ayinin verdiği huşudan mı, iki ayin arasındaki öğle arasında kimileri kendi kendine oturup düşünüyor, kimileri ise küçük gruplar halinde küçük sesleriyle konuşuyor, çocuklar bile daha sessiz sakin.

Tapınağın etrafında çocuklar 
Ortalıkta en hareketli varlık yine bizim Serena. Bir ara birisi elinde koca bir poşet mango ile geliyor, biz de dahil herkese mango dağıtıyor. Biraz sonra Serena’yı tuvalete götürürken mihmandar ot içip içmediğimi soruyor ve "ben içemiyorum, kötü oluyorum ama sigara içiyorum bulursam, sizde var mı" diye soruyor. Rastalar genelde alkol tüketmedikleri gibi sigara da içmiyorlar, hatta bir tür yasak. “Yanımda yok eşimden alıp veririm istersen” diyorum şaşkın bir halde. “Aman başkaları bilmiyor göstermeden ver” diye de ekliyor. yengeye suç ortağı olmaktan şimdi de beni ayinin orta yerinde oturtup "fire" derlerse ben de onlara "more fire more fire" diye cevap veririm artık diyorum içimden. (Partilerle romlar devrilip kafalar kıyak oldu mu bir de güzel bir şarkı çalıyorsa hemen çakmakları çıkarıp, "more fire more fire" diye bağırma adeti var da) 
Çocuklarla İncil 
Neyse tapınağa geri döndüğümüzde bir köşede çocuklarla İncil okuyor bir yetişkin kadın. Biraz onları seyredip biraz sohbet ediyoruz. 50-60 yaşlarında görece beyaz tenli bir adam Türkiye’den geldiğimi öğrenince “Benim kızım Türkle evli, orada yaşıyorlar” diyor. Aslında İngilizmiş ama yıllar önce buraya yerleşmiş, rasta köyünde yaşıyormuş. İngilizcesini daha iyi anladığım, hem de dışarıdan bir gözle de beni yanıtlayacak birini bulmaktan memnun telefonunu alıyorum, kafamda o kadar çok soru var ki… Bir öğleden sonrada hepsine cevap bulmak mümkün değil. Ama akşam kalacağımız zirveye yakın pansiyona varmak için yol uzun ve engebeli. Rastaların sakinlikleri, hoş sohbetleri ve davullar eşliğindeki ritimler o kadar davetkâr ki hiç gidesimiz yok, tam Serena da ortama alışmışken. Hele de pansiyon olarak kullanılan bir evin olduğunu da öğrenince geceyi burada mı geçirsek mi diye düşünmüyor değiliz. Bir daha muhakkak gelip kalacağız diye söz verip sıkı sıkı sarılarak ayrılıyoruz kafada binlerce soru işareti ile rasta köyünden.


Blue Mountains'da bütün yollar Bubbles Bar'a çıkıyor
Dönüşte o köşedeki renkli barda sigara-alkol-muz cipsi molası veriyoruz, bizim rastalık da bu kadar anlayacağınız, hayatında ilk kez şam fıstığı yiyen sevimli bar sahibiyle şam fıstıklarımızı da paylaştıktan sonra 3 saate yakın sürecek yola koyuluyoruz. Yol kayda değer ölçüde engebeli, düşündüğümüzden de uzun sürüyor. Zirveden önceki araba yolunun son noktasındaki Whitfield Pansiyonuna ulaşmadan önceki son yerleşimde kocaman ses sistemlerini kurulduğunu görüyoruz. Jamaika’da yol üstünde en ucra köşelerde her erde karşınıza bir parti çıkmasına alışmışız ama bunu da beklemiyoruz, evet bu parti ve o kocaman ses sistemlerinden gelen müzik sabahın altısına kadar sürüyor. Jamaika’nın en yüksek zirvesindeyiz neredeyse, in cin top oynuyor, biraz ileride ateş böcekleri ve göğü donatan  yıldızlardan başka ışık yok ve sabah kadar süren bas sesi ile yorgunluğumuza rağmen sık sık uyanıyoruz. Kafa dinlemeye gelmişiz, peki kızıyor muyuz? Yooo, Jamaika’da bir yerlerden müzik sesi gelmezse garip hissediyor insan kendini. Hem bu kadar güzel bir doğada sinirleri alınıyor adeta, hoşgörü gurusu kesiliyor insan. Karanlıkla birilikte ulaştığımız Whitfield Cottage 18. yüzyıldan kalma bir kırevi, elektrik yok, su da sadece iplik gibi akıyor, o da sadece ortak kullanılan banyodaki küvetin musluğundan.  Evin sahibi ve işletmecisi 70’li yaşlarında beyaz bir Jamaikalı, paskalya tatili olduğundan kızı, damadı, torunu ve onların arkadaşları da orada kalıyorlar. Biz vardığımızda yemeklerini yemişler, şömine başı muhabbeti yapıyorlar. Jamaika’da da şömine görecekmişiz demek diye şaşırıp bir yandan ev sahibinden evin hikâyesini dinleyip bir yandan da bizim için hazırladıkları Jamaika’nın geleneksel barbunyalı pilavı ile tavuktan yiyoruz. Serena’nın etraftaki çocuklara rağmen dayanacak hali kalmıyor, iki ranzadan oluşan odada bir süre kim nerede nasıl yatacak muhabbeti ve ilke kez ranzalı odada yatacak Serena'ının bütün yatakları teker teker denemesi sonrasında derin bir uykuya dalıyoruz… ta ki uzaklardan gelen müziğin basları bizi uyandırana kadar. 

23 Temmuz 2014 Çarşamba

Orman ne güzel ne güzel...

Yazılacak konular birikti. Bu işin bir deadline'ı, başımda yazı işleri müdürü, e haliyle para veren de yok motivasyon eksik diyeceğim ama vallahi bundan değil. Bu aralar doktora yeterlilik sınavı için hazırlanmaya çalıştığımdan ve bu yoğunluk tam da Serena'nın okuldan eve daha erken döndüğü Temmuz ve okulun tamamen kapalı olacağı Ağustos ayına denk geldiğinden biraz zaman düzenlemesi yapmam gerekiyor. Bu aranjman benim gece 1 buçuk sabah altı buçuk uykusu ile günü kotarmaya çalışmam şeklinde oluyor mesela. Mevcut her boş anımı makale okuyup notlarımı toparlamaya ayırmalıyım. Aksi gibi de yazacak bir dünya şey oluyor (mesela iki hafta önce Port Antonio ve Kingston yolculuğu yaptık. Geçen hafta sonu da Jamaika'nın en büyük  Festivali olan Reggae Sumfest vardı, hem de evimizin dibinde). Oysa ben daha Blue Mountain'daki Paskalya tatilinin devamını (ki en heyecanlı kısmı oydu) bile yazmayı bitirip bloga koyamamışım. Bir de Rastafari hareketi/yaşam biçimi, Jamaika yemek kültürü, Jamaikalıların patois (yerel dilleri), burada eğitim ve sağlık işlerine kendini vakfetmiş bir STK kurucusu ile yaptığım söyleşi, Serena'nın gelişimsel değişimleri (2 yaş krizleri bitti, kimse söylememişti meğer level atlanıyormuş, artık nurtopu gibi 3 yaş krizlerimiz ve bunlarla baş etme çabalarımız var), paralel yapının Jamaika'ya ulaşan kolu (nam-ı diğer yakında Jamaika'da açılacak olan Türk okulu) ... vs derken liste uzayıp gidiyor...
Neyse olacak hepsi bir gün yazılacak. Sakin.

Hem iyi şeyler de oluyor, mesela yanında ben olmadan uyumayan Serena artık sadece babasının ona kitap okuyarak uyutmasını kabul etti. Önceden de genelde akşamları Jérôme okuyordu kitap ama (uzun süre emerek uyumaktan kaynaklı bir alışkanlık olarak memeyle temas etmek istediğinden) ben de yanında malak gibi yatmak zorunda kalıyordum. Neyse 3 yaşında olunca çocuklar artık  memeyle oynamazlar diyerek bu konuyu kapattık şimdilik. Bir de ev işlerine yardımcı Ionie hemen her gün birkaç saatliğine de olsa geliyor ve her gün toz toprak içinde kalan evin temizliği ve bulaşık makinesi yokluğundan kaynaklı yığılan bulaşıklar gibi konularda beni hayli rahatlatıyor. Serena hâla bakıcı diye bir olaya o kadar yabancı ki onunla vakit geçirmesini sağlayamadım ama en azından yemek ve Serena'yla ilgilenmek dışında pek ev işi kalmıyor bana, bu da hiç fena değil.

Biraz evvel de Belgrad Ormanları'nın nasıl parka dönüştüğüyle ilgili uzun süredir orada trekking yaptığından oraları iyi bilen Kamil Eser'le yapılan röportajı ('Belgrad Ormanı parka dönüşüyor' )okuyunca bugün Ionie'yle yaptığım sohbeti hatırladım. Aktarayım kısaca.


-Havalar gittikçe sıcakladı, daha da sıcaklayacak mı ki Ionie? Ne zamandır yağmur da yağmıyor, hani yağmur mevsimiydi?
-Ağaçları kesiyorlar ondan herhalde. Geçen sene de pek yağmamıştı.
-Benim ülkemde çok kesiyorlar da burada da mı çok kesiyorlar ağaçları, ben görmedim pek?
-Kesiliyor çok.
-???

Nanny Şelalesi'ni keşfetme yolunda yeşillikler bizi bizden alırken dilimizde "kestane gürgen palamut" türküsü...
(ne güzel havaalanı yapılır di mi buraya!!!)

Şaşırıyorum... zira gördüğüm en yeşil memleketlerden biri Jamaika...
Seviniyorum... kişi başına en fazla kilisenin olduğu (konuştuğum kişi de her hafta düzenli kiliseye gidiyor mesela) bir ülkede yağmurun doğaüstü bir mevzuyla alakası olmadığını sokaktaki adam/kadın biliyor. Fazla mürekkep yalamakla, alim olmakla ilgisi yok bu işin. Muhtemelen doğayla hâlâ yakın ve doğrudan bir ilişki içinde olduklarından biliyorlar, seziyorlar.
Üzülüyorum... (mesela okuma yazma oranı çok daha yüksek olan) bizim memlekette para ve koltukları (ha bir de bir halt anlamadan körü körüne inandıkları ya da inanıyormuş gibi yaptıkları dinleri) dışında hiçbir şeyle, ne doğayla, ne insanla, ne de hayvanla doğrudan ilişki kuramayanların bir yandan ağaç kesip bir yandan yağmur duasına çıktıklarını hatırlayıp...

Neyse bak yine sinirleniyorum, iyisi mi size günaydın, bana iyi uykular...

Günün şarkısı da bir süredir Serena'yla dilimizden düşmeyen "Kestane, gürgen, palamut altı yaprak üstü bulut, gel sen burda derdi unut orman ne güzel ne güzel!" olsun madem...



9 Temmuz 2014 Çarşamba

Miniklere Gezi’yi anlatmak: Tüm dünyada bir hayalet dolaşıyor… Gezi’nin hayaleti


Mehmet Ayvalıtaş, Abdullah Cömert, Ethem Sarısülük Ali İsmail Korkmaz Berkin Elvan, Medeni Yıldırım, Burak Can Karamanoğlu, Mehmet İstif, Elif Çermik vd. anısına… 

Etkinlik videosu için:



Mayıs Jamaika’da çocuk ayı kabul edildiğinden Serena’nın okulundan isteyen velileri çocuklarla bir etkinlik yapmaya davet eden bir mektup göndermişlerdi geçenlerde. Çocuklar bahçede toplaştı mı ilk aklıma gelen oyun kutu kutu pense oluyor, hem oynaması kolay, hem eğlenceli, hem de tehlikeli olmayan bir oyun. Ayrıca çocukların birbirlerinin isimlerini öğrenmeleri için de iyi bir vesile. Sonra da yağ satarım bal satarımı düşündüm. Daha önceki denemelerimde 2-3 yaş grubu için ilk seferde anlaması biraz güç bir oyun ama yine de bir iki sefer oynadıktan sonra anlarlar elbet dedim. Hoş belki değişik bir şeyler bulurum, ben de bilmediğim bir oyun öğrenirim umuduyla internette araştırmama, Özge ve Gökçe’nin de fikirlerini almama rağmen daha enteresan bir şey çıkmadı. Serena’nın öğretmeni Miss Sandra ise Serena’nın dans etmeyi sevmesinden yola çıkarak onlara dans öğretme teklifinde bulundu. Gerçekten de çocukların dayanamadıkları iki şey müzik ve dans… İlk aklıma gelen zeybek oynatmak oldu, her ne kadar şehr-i İstanbul tarafından asimile olmuş olsam da öz itibariyle safkan bir Ege’liyim, iyi kötü bilirim zeybeği. Ayrıca Serena’nın baba tarafından Egeli kuzeni Çınar’ın daha yürümeye ilk başladığı günlerden beri mükemmel bir edayla zeybek oynayışı  (öyle yavaş kol bacak hareketleriyle pek işi olmaması itibariyle Çınar’a daha çok horon tadında eşlik eden) Serena’nın da çok hoşuna gider. Yanıma Harmandalı ile beraber Serena gibi daha hareketli ritim ve dansları sevebilecek çocuklar için de Kazım’ın “Ella Ella”sını mı yoksa “Fadime”’sini mi götürsem diye düşündüğüm bir anda, etkinlik tarihinin Gezi’nin yıldönümüne denk geleceğini fark ettim. Evet, 30 Mayıs günü Jamaika’da, dünyanın dört bir yanından gelme bir avuç 2-3 yaş arası çocuğa ağaçları kesip parkları yok etmenin kötü bir şey olduğunu, ama birlik olunursa bunları koruyabileceğimizi konu eden bir masal anlatacaktım… Bu aynı zamanda benim küçük Gezi Direnişi anmam olacaktı.
 “Bir varmış bir yokmuş evvel zaman içinde kalbur saman içinde çok ama çok uzaklarda Türkiye adında bir ülke varmış. Serena Maya’nın doğduğu bu ülkede çok eski bir de park varmış. Çeşit çeşit ağaçların ve çiçeklerin olduğu bu parkın adı Gezi Parkı’ymış. Çok fazla ağacın ve parkın olmadığı bu ülkede insanlar Gezi Parkı’nı çok severlermiş, çünkü havaların çok sıcak olduğu günlerde ağaçların gölgesinde bir banka oturup arkadaşlarıyla sohbet etmek hoşlarına gidermiş. Çocuklar da Gezi Parkı’nı çok severlermiş çünkü arabalardan korkmalarına gerek kalmadan bir uçtan diğer uca rahat rahat koşturabilir, salıncaklarda sallanır, parktaki kedileri ve kuşları besler, köpeklerle oynarlarmış... Ama aynı ülkede çocukları, hayvanları ve ağaçları hiç mi hiç umursamayan kötü kalpli bir kral varmış. Piyyat adındaki bu kralın parayı ağaçlardan, çocuklardan ve hayvanlardan daha çok seven kötü adamları da varmış. Bir gün kralın adamları ağaçları kesip kocaman bir inşaat yapmak için buldozerlerle parka gelmişler… Ağaçlar ağlamaya başlamış…” diye yazmaya başladığım masalı gece Serena yattıktan sonra Jérôme’la beraber sohbet ede ede devam ettirdik. Daha önce ufak bir çocuk hikâyesi denemesi dışında oldukça tecrübesiz olduğum bu alanda en çok da kötü adamları nasıl anlatacağım mevzusunda kastım. Ne gereksiz yere çocukları korkutan canavar ne de çoğu kere haksızlık ettiğimiz kurt simgesini kullanmak istiyordum.  Peki ya ölüm, savaş, yenilgi, zafer gibi sözcükleri kullanmadan nasıl anlatılırdı olanlar? Fenerbahçeli taraftarların Berkin için söyledikleri şarkıda olduğu gibi hep zafere inanır mı çocuklar?*
Kalabalık bir grup halinde uzun süre bir anlatıyı dinleyebilmek için fazla küçük olduklarından olabildiğince onları da dahil eden, karşılıklı diyaloga da yer veren bir tarz bulmaya çalıştım masalı anlatırken. Ve masal şöyle devam etti:  
“Ağaçların ağlamasını duyup ağaçların kesildiğini gören bir çocuk diğerine fısıldadı “ağaçları kesiyorlar”, sonra sırayla bütün çocuklar kulaktan kulağa fısıldadılar: AĞAÇLARI KESİYORLAR… Onları duyan köpekler de çok üzüldü çünkü köpekler de parkta arkadaşlarıyla oynamayı seviyordu, onlar da hav hav diye havlayarak diğer arkadaşlarına haber verdiler, (bu sırada çocuklar köpek olup havladılar). Ve parkı seven kediler de miyav miyav diyerek arkadaşlarına haber verdiler.  (bu sefer bütün çocuklar miyavladı). Ağaçların kesildiğini gören kuşlar da çok üzüldüler çünkü o ağaçlarda yuva yapıyorlardı onlar da kanat çırpıp diğer kuşlara haber verdiler (çocuklar şimdi de kuş olup cik cik diye öterek kanatlarını çırptılar). Parkta bir de kelebekler yaşıyordu onlar da çiçekleri ve bu parkı çok seviyorlardı onlar da pır pır kanatlarını çırparak diğer kelebeklere haber verdiler (çocuklar kelebek olup elleriyle kanat çırptılar). Ve kelebeklerin arkadaşı arılar vardı, çiçeklerden beslenip bal yapan, çiçeklerin kesilmesini istemeyen arılar da bızzzz diye uçup arı arkadaşlarını yardıma çağırdılar (çocuklar parmaklarıyla bızzzz diyerek arı oldular).
Bütün hayvanlar ve çocuklar parkta toplandığı sırada bir anda yağmur başladı, pıt pıt diye damlalar çoğaldı çoğaldı sağanak oldu. Sonra bir anda güneş açtı, gökkuşağı çıktı. Yağmur ve güneş sayesinde ağaçlar o kadar çok büyüdü, çocuklar o kadar çok çoğaldı ki kötü kral ve kötü adamları parka giremedi. Ve bir daha asla ağaçları kesemediler çünkü artık çocukların, köpeklerin, kedilerin, kuşların, kelebeklerin ve arıların onları koruduğunu anlamışlardı…”
Masalın sonunda yanımda getirdiğim yaprakları çocukların ellerine çok etkili olmayan bir selobantla yapıştırınca ağaç oldular. Evde önceden farklı renklerde Ali İsmail, Ethem, Ahmet, Abdocan, Mehmet, Berkin, Medeni, Hasan Ferit’in isimlerini yazdığım kağıtları da çocukların üstüne bantlayınca bu ağaçların birer ismi oldu. Miss Sandra’nın o anda gelişen önerisi ile teker teker ağaçlarının isimlerini söylettik çocuklara, o minicik ağızların dilleri döndüğünce Berkin, Abdocan, Ethem… deyişleri öyle bir içimi titretti ki bir yerlerden izlediklerini teker teker bu gökkuşağı rengi veletleri öptüklerini hayal ettim.

En sonunda Gezi’nin çocuklarının isimlerini taşıyan bizim ağaç-çocuklarla el ele tutuşup kutu kutu pense oynadık. Dikkatlerinin artık dağılmaya başladığını fark ettiğimden yağ satarım bal satarımdan vazgeçip doğrudan dans etmeye başlayacaktık ama Jamaika’nın bol sağanaklı ve şimşekli yaz mevsimine girdiğimizden önceki gün çakan şimşekler nedeniyle okulun elektrik tesisatı tarumar olmuş, müzikleri çalacak priz bulamadık. Zeybek ve horonu bir başka güne havale edip evde hazırladığım pancar, taze soğan, havuç, patates ve peynirli keki yemeğe geçtik. Bir önceki denememde Serena’nın pembe kek diye diye severek mideye indirdiği Özge’den tarif desteği aldığım bu keki maalesef birçoğu yemedi. Zavallıcıklar pancarları kırmızı kırmızı görünce ne tür şekerler hayal ettilerse, sanırım bu tuzlu kek onların şekere alışmış ağız tatlarına pek hitap etmedi. En çok da annesinin sıkı kararlılığı sayesinde ağzına henüz ne şeker, ne et ne de inek sütü değmiş Saffran kızımızı düşünerek yapmıştım ama o bile pek itibar etmedi benim sebzeli keke.
Her neyse kek bahane, yumurcaklarla gezi anması şahane. Sonuçta dikkatleri her an dağılmaya hazır, yandaki 3 yaş grubunun da katılmasıyla sayıları on beşi bulan yumurcakla hayatımda ilk kez (hem de İngilizce) böylesi bir deneyim yaşadım. Annesini okulda görmenin şaşkınlığı ve heyecanı içindeki Serena’nın “I’m the mother” diyerek benim dibimden, tepemden, sırtımdan ayrılmaması ile ara ara elimin ayağıma dolandığı bu masal etkinliği hayli zorlayıcı ama bir o kadar da keyifli geçti. Her bir çocuğun kişisel özelliklerini iyi bilen Miss Sandra’nın da gezinin spontanlığını aratmayan katkıları ile daha da renklendi masal. Masalı çok beğenip büyük sınıfların mezuniyeti için oyun haline getirmeyi teklif eden Miss Sandra ertesi gün çocuklara yine aynı masalı anlatmış. Artık tanıdık bir masal olduğundan minikler daha aktif katılmışlar, okula birkaç hafta önce başlayan Luca bile fısıldama oyununa heyecanla katılmış, çıkışta da annesine ağaç oldum ben diye rapor etmiş. Dün de okul çıkışı masalı konuşurken Serena’nın “It’s my Gezi park, it’s my Turkey” ısrarı üzerine az kalsın Luca’yla ikisi “No, my Turkey, it’s my Turkey” diye kavgaya tutuşacaklardı. Genelde okuldaki etkinliklere katılmayıp gözlemlemeyi tercih eden utangaç Saffran ise “Gezi Parkı diye bir park var orada ağaçları kesiyor canavarlar ama bütün hayvanlar birleşip ağaçları kurtarıyorlar, ben de kelebek oldum ağaçları kurtardım” diye anlatıp durmuş eve gidince [canavar sözcüğünü hiç kullanmamama rağmen nasıl da yorumlamış kendince].  
Belki doğanın bu kadar cömert davrandığı, yeşile doymuş bu adada kesilen 3-5 ağaç göze batmaz şimdilik ama ülkenin en önemli gelir kaynağı turizm yatırımı adına artan devasa otel ve lüks site inşaat sektörünün yükselişte olduğu düşünülürse dünyanın geri kalanı gibi burada da Gezinin çıkış saikleri güncel. Biliyoruz yaptığımız hiçbir şey yitip giden canları, Gezi’nin büyümeyecek çocuklarını geri getirmeyecek ama belki de miniklerimize Gezi’nin çevreci, ortaklaşmacı, yaratıcı, dayanışmacı ve saygı-nezaket yüklü değerlerini hissettirerek, bulunduğumuz her yerde Gezi ruhunu yaşayarak, yaşatarak alt edeceğiz “ağaçları kesen bu korkunç canavarları”…
Çünkü biliyoruz ki “Her yer Taksim ve bu daha başlangıç…”

 *“Hep hep birlikte yürüyelim, zafere inanır çocuklar
Çok çok sevdik anlıyor musun, ölümsüz Berkin Elvan”


4 Haziran 2014 Çarşamba

Soma’nın ardından -2 İleri SOMA-TOMA “Demokrasi”sinden kendi demokrasimize…*

“Biraz hayal kurmak tehlikeliyse, bunun çözümü daha az hayal kurmak değil, daha fazla ve her zaman hayal kurmaktır.” Marcel Proust



Birileri yerin kaç kat altında nefessiz kalırken, iş cinayetlerinde daha nice işçi emekçi göz göre göre sakat kalıp ölürken, 14 yaşında çocuklar ekmek alırken, gençler meydanlarda, sokaklarda gaz kapsülleriyle öldürülürken, sınır kapılarında analar çocuklarının gözleri önünde silahlarla taranırken, bir sigara parasına kilometrelerce yol tepenlere çocuk genç demeden bombalar yağdırılırken, kadınlar tecavüz ve namus cinayeti kıskacında sıkışıp kalmışken, tüm bu olanlar karşısında diğerlerinin yavaş yavaş ruh ölümleri gerçekleşirken geçen Haziran’daki iktidara karşı mizah ve neşe gücümüzü kaybetmeye başlamışken, hayalden başka tutunma gücü kalmıyor bazen insanın. Tüm bu vahşet niye? Öz gücümüzü, kapasitelerimizi, arzularımızı gerçekleştirmek için gelmedik mi bu fani dünyaya? 
Bir hayalim var. Soma katliamının haberini binlerce kilometre öteden aldığım gece herkes gibi uyku tutmadı düşündüm durdum, gündemi takip eden ortalama bir Fransız eşimin “Şirket sahibi başbakanın tanıdığıymış, değil mi” sorusu ile başlayan sohbetin “Peki kim çıkaracak bu kömürü?” ile devam eden saatlerinde… Bir kere çevreye, insana bu kadar zararlı bu kömürün çıkartılması şart mı? Yenilenebilir enerji kaynakları ne güne duruyor? Hem ortadan kâr hırsını kaldırdık mı bu kadar fazla üretime ne gerek var? Reklamlar, tüketim çılgınlığı, AVM tipi ambalajlı hayatlar, lüks sitelerin gece gündüz yanan ışıklandırmaları, tüm bunlar olmadığında zaten bu kadar çok termik santrala, nükleer santrala, kömür madenine, HES’lere ihtiyacımız olur mu gerçekten?
Elime sihirli bir değnek alıp bir anda kimsenin, özel şirketin ya da devletin, artı-değer üretme kaygısının olmadığı bir dünya hayal ediyorum. Mutluluk nedir diye soruyorum kendime, insanın kendi yeteneklerini hayata geçirerek, arzu ettiği işi, para gibi başka bir dolayım aracı olmadan yapması diyor içimden bir ses. E hadi o zaman mesela birisi kek-pasta pişirmeyi seviyorsa onu yapsın, bir başkası duvar boyamayı seviyorsa onu, eminim birileri balık tutmaktan hoşlanırken, birileri de tamir işlerini yapmaktan zevk alacaktır. Birkaç yıl evvel okuduğum bir gazete haberini hatırlıyorum; belli ki benim gibi düşünen birileri böylesi bir ağ kurmuşlar, mesela ev toplamaktan hoşlanan biri başka birilerinin evlerini toplamaya gidiyor, gittiği saat karşılığı da o ağa üye birilerinden istediği hizmeti, malı alıyor. Örneğin elektrik işlerinden anlayan ve seven birisi gelip onun evinin elektrik işlerini yapıyor.
Küçükken matematik öğretmeni olan annemin, piyano öğretmeni aile dostumuzun çocuklarına matematik çalıştırması sayesinde (ben pek değerini bilemesem de) ablamla beraber piyano çalmayı öğrenmiştik. Müziğin değeri gibi bu karşılıklı dayanışmanın değerini de yıllar geçtikçe daha da iyi anladığımı anlattım Jérôme’a, ama oldukça somut ve pratik sonuçları seven Jérôme “peki mesela İsviçre’de o çok pahalı saatleri üretenler ne olacak?” diye sorunca önce “ne gerek var pahalı saatlere?” diyecek oluyorum ama yoo güzel ve mükemmel işleyen saatler üretmeyi sevenler yine üretsinler, çalıştıkları süre karşılığı da ortak havuzdan istedikleri hizmeti, ürünü alsınlar.  “Peki ya binlerce dolara satılan ama aslında 2 saatte yapılıveren bir sanat eseri?” diye soruyor bu sefer. Evet, sanat belki de ölçüsü en zor ürün, ama zaten mesele de bu değil mi? Niye ölçmeye, paha biçmeye çalışıyoruz? Hayat, senin, benim, ölümlerin en beteriyle ölüp giden madencinin hayatı ölçülür mü ki? Roman yazmayı seven yazsın, resim yapmayı seven yapsın, bak arada satış mantığı olmayınca çok daha güzel işler çıkacak göreceğiz. İsteyen o resimleri “alsın” ya da resim yapmayı seven kişi resim yapmayı öğrenmek isteyenlere ders versin  (yani ortadan para kalktığı için simgesel bir alış olacak bu, sanatçının hanesinde o resim için harcadığı zaman kadar bir hizmet ya da ürün alma hakkı olacak) Hem zaten bir köşede sermaye biriktirme derdindeki şirketler, patronlar, siyasetçiler aradan çekildiğinden, aşırı tüketim mantığı yok olduğundan kaynaklar da insanlığa rahat rahat yetecek. 

Hele bir 2,5 yaşında çocuk psikolojisinden çıksa insanlık ve sahip olduklarıyla değil de severek yarattıklarıyla mutluluğu yakalasa. “Ben” derken aslında bütün bir evreni kapsayan bir “BİZ”i solusa, yalnızlaştırılmış, gelecek güvencesizliği, aç kalma korkusu içinde kenara bir şeyler biriktirmekle değil o anda yaptığı her ne ise onu yaşasa. Bunun örgütlenmesi ilk başta zor gibi görünse de aslında teknolojinin ve genel zekânın geldiği bu evrede eminim bilgisayar programcıları müthiş bir program hazırlayabilirler bu severek yapılan işler havuzu için. Sonra bunun organizasyonu, çıkan sorunlar vs. hep beraber doğrudan karar alma süreçleri ile sağlansa. Nezaketle, güvenle, saygıyla ortak yaratılan bir güzelliği yaşamak adına… İnsanlık tarihi bunun örneklerini biliyor: Paris Komünü, Zapatistalar, Brezilya’da Topraksız Köylü Hareketi, Gezi Parkı’nda paranın ortadan kalktığı ortak yaşam deneyimi, forumlar… Hele bir devletin şiddeti ve baskısı ile uğraşmak zorunda kalmadan kurucu gücümüzü tanıyabilsek, neler neler olur… Benim hayalim bu ve yalnız olmadığımı biliyorum. Bunca acı, bunca utanç, bunca sefalet, bunca haksızlık, karşısında hayallerimize, umutlarımıza sarılmazsak pek yakında hepimizin nefessiz kalacağını bildiğim gibi…
 

*Uzuncorap.com sitesindeki yazım (http://uzuncorap.com/2014/05/29/soma%E2%80%99nin-ardindan-2ileri-soma-toma-%E2%80%9Cdemokrasi%E2%80%9Dsinden-kendi-demokrasimize%E2%80%A6/)

Gücün, paranın, şiddetin olmadığı yerde eşitiz

birlikte üretiyor



birlikte yiyor

birlikte pişiriyor





birlikte dans ediyor
şarkı söylüyor



özgürce nefes alıyoruz...