5 Ekim 2015 Pazartesi

"Ne tuhaf bir yaşam bu!... Her yerde yabancı olmak, her ayrılışta, her yola çıkışta, sonunda kendi yerine, yurduna varabileceği umudunu taşımak, garip bir iştir. İnsanın kendi yeri, yurdu, neresi?" Bilge Karasu, Narla İncile Gazel

Fransa’da güneşli bir Paskalya pazartesisi, odun ateşinde çikolatalı omlet partisinin son saatlerinde, kuzenler ve arkadaşlarıyla birlikteyiz. Fransız eşimin ailesinde bir Paskalya geleneği çikolatalı omlet, şimdi de genç kuşaklarda sıra. Aile gelenekleri zaman içinde kopuşlar ve değişimler karşısında, süreklilik hissini korur, insanları birbirlerine ve geçmişlerine bağlar.

Bıyıkları ve esmer saçları ile diğerlerinden farklı görünümlü genç, Türkiye’den olduğumu söylememe ve Fransızca cevap vermeme rağmen benimle İspanyolca konuşma konusunda ısrarcı. Oysa onun İspanyolcası da kırık. Şilili, yani öyle çağırıyor dönüp dolaşıp “işte bunlar benim ailem” dediği çocukluk arkadaşları. Bir anda tüm ailesi Pinochet tarafından öldürülmüş, Montpellier’de oturan arkadaşından bahsediyor. Bizim Şilili ise kendi “gerçek” ailesini hiç tanımamış, iki haftalıkken Şili’deki yetimhaneden evlat edinmiş Fransız bir çift onu. Yıllar sonra Fransız babasıyla beraber, ilk kez doğduğu yere gittiğinde kilisenin papazı tanımış onu, bir de anneanne dediği yetimhanedeki kadın. Rastlantı değil hiçbir şey. İki gün önce geleneksel müzik ve dans festivalinde göçebe karavanında sütlü baharatlı Hint çayları yapan Portekizlinin, ona Türkiye’den plak göndermem sözüyle aralarında Brassens, Moustaki ve Ferrat’nın da olduğu Fransız müzisyenlerin 1977 yılında Şilili yetim çocuklar için hazırladıkları plağı hediye etmesi de rastlantı değil. Bizim Şililinin, Şili hakkında pek az şey bildiği ortada, Şili onun için iki haftalık karanlık bir geçmiş adeta. Bana Paris’teki ünlü Şilili tekno DJlerini anlatıyor. Ne de olsa o da kendince seksen kuşağı. Adı olmayan Şilili doğduktan üç yıl sonra yıkılacak Pinochet iktidarı... Bizim Şilili Fransız trenlerine kaçak binenlerin cezasını kaydediyor şimdi…

Vahşet ve acı olduğu yerde kalmıyor, nar taneleri gibi saçılıyor dört bir yana… Nar…sonbaharın habercisi kadim ve hüzünlü meyve… “çarşıdan aldım bir tane eve geldim bin tane”… Basit bir bilmecenin vermesi zor yanıtı… Nar… bereketin simgesi… Ermeniler, her yılın ilk gününde evlerinin, işyerlerinin girişinde nar kırarlarmış... Nar… umudun simgesi… Ermeni düğünlerinde yeni geline nar kırdırma geleneği varmış, ne kadar yere saçılırsa o kadar çocuğu olacak demekmiş...

“Türkiye’densin demek, benim babam da Maraşlı”

Narlar saçıldı hem de öyle bir saçıldı ki hiç ummadığın yerde karşına çıkıveriyor, sınavda sorular çalışmadığın yerden gelmiş gibi şaşakalıyorsun. Jamaika’da Mavi Dağlar var, yağmurun bereketi dört mevsim güneşle birleşince öyle lacivert parlıyor. Jamaika’nın bu en yüksek tepesine varmadan önceki son konaklama yerindeyiz. Koca adada ısınmaya ihtiyaç duyulan tek yerde, bu eski konağın sahipleri ve ailesiyle şömine ateşinin sıcaklığında, mum ışığının loşluğunda geçen sohbetin sabahında, bizim kız ve onların çocukları o yemyeşil bahçede paskalya yumurtası avına düşmüşlerdi tam bir yıl önce. Orta sınıf kentli Sünni-Türk kültüründe büyüdüğüm yıllarda Ermeni, Rum komşularımız yoktu bizim, paskalya ise sadece bir çörek ismiydi.

Tam vedalaşıp zamanın adeta donduğu bu eski konaktan ayrılmak üzereyiz. Bembeyaz teni Mavi Dağların bir ton açığı gözleriyle yetmişine merdiven dayamış D[*]. çıkageliyor karşıma: “Türkiye’densin demek, benim babam da Maraşlı.”

Komşuymuş, birkaç yüz metre aşağıdaymış evi.  D.’nin soyunun ta Maraş’tan elektriğin bile olmadığı bu dağ tepesine nasıl geldiğini merak ediyorum. Türkçe bilmiyor D., biraz Ermenice belki. Hikâyesi uzun, nar tanelerinin hikâyeleri hep uzun, anlatmaya ya vakit yok, ya da cesaret…  Ya da anlaşılacağına dair umut ve inanç kalmamış artık…

Babası Halep üstünden Yunanistan’a gidiyor, orada hayırsever bir İngiliz’in yetimhanesinde kalıyor. Eğitimini tamamlayınca hayırsever İngiliz kadın Jamaika’da açtığı okulda öğretmenlik teklif ediyor. D.’nin babasının yolu, aynı okulda çalışan Amerikalı eşiyle tanışacağı Jamaika’ya düşüyor bu sefer de. Yani D. Anadolulu bir Ermeni babayla Amerikalı anneden olma, Jamaika aksanıyla İngilizce konuşan Türkiye dedin mi masmavi heyecanlı gözleriyle buruk ve hüzünlü bir heyecanla bakan bir Jamaikalı. Telaşla cebinden çıkardığı makinesiyle fotoğraf çektirmek istiyor bizimle. O hiç Türkiye’ye gitmemiş ama İtalya’da yaşayan kız kardeşi gitmiş, hem de birkaç sefer. Röportaj yapmak istiyorum. D. nazik birisi reddetmiyor asla ama Jamaika’dan ayrılmama bir iki gün kalaya kadar erteliyor da erteliyor, hazır değil belli ki, belki sonra…

Jamaika’nın ikinci Ermeni’si Aram varmış bir de, kendisi hiç tanışmamış olsa da D.’den öğreniyorum. Jamaika’nın ünlü otellerinden birinin genel müdürü Aram’la birkaç kez e-mailleşmemize rağmen bir türlü buluşamıyoruz. O da çok nazik biri, üslubundan belli ama çok meşgul. Bir gün mutlaka…

“Benim anne tarafım Ermeni"

Neden sonra bir gün mühendislik masteri yapan Beyrutlu Bernadette çıkageliyor adaya. Bizim Şililiyle aynı yaşlarda. Jamaikalı, Kolombiyalı, Fransız, Meksikalı ve İtalyanların olduğu bir grup toplaşıyoruz, herkes rengârenk boyalarla kendi dilinde dileklerini yazıyor Bernadette’in doğum gününde hediye tişörtün üstüne. Ben “Yaşasın Halkların Kardeşliği!” yazıyorum. Dünyanın dört bir yanından müzikler eşliğinde, Bernadette’in kıvrak vücut hareketleriyle holihop çevirmesine hayran kalıyoruz, Lübnan ve Türkiye’den müziklerle göbek attığımız gece okyanusta son buluyor.Ertesi sabah aniden bana dönüp “benim anne tarafım Ermeni” diyor Bernadette durup dururken...
  
Annesinin büyükannesi Adana’dan Lübnan’a yürüyerek gelmiş, hatta bir çocuğunu da yolda doğurmuş. Büyükbabası da Fransız ordusuna katılınca bu sefer Mısır’a yürümüşler sonra da nihai olarak yerleşecekleri Lübnan’a. Bernadette ve kız kardeşi de Lübnanlı birçok Ermeni gibi 2012 yılında Ermenistan’a gidip Ermeni vatandaşlığı almış ama diyalekt farkı olduğundan anlamakta zorlanmış Ermenistan’da konuşulan Ermeniceyi. “Annem soykırım hakkında korkunç hikâyeler (gerçekler) anlattı bana” diyor, susuyor. Hrant Dink’i ise hiç duymamış, Hrant’ın güvercin tedirginliğini anlatıyorum ona. Merak ediyorum “Hiç Türkçe biliyor musun?” “Annemler özellikle benim anlamamı istemedikleri bir şey varsa Türkçe konuşurlardı aralarında ama sanırım hâlâ Ermenicede kullandığımız Türkçe kelimeler var, mesela pabuç” diyor. Ah! Bernadette pabuç deme bize, sana hangi birini anlatayım? Bırak yüz yıl öncesiyle yüzleşmeyi, delik pabuçlu komşumuza, dostumuza sahip çıkamamanın çaresizliği karşısındaki utancımızı nereye saklayacağımızı bilemediğimizi mi? Yoksa bu ülkede başka birilerinin halkın parasını pabuç kutularında nasıl saklayacaklarını bilemediklerini mi? Paralellerimiz var, paralel evrenlerimiz var. Bu yüzden kâh paranoyağız, kâh şizofren…

Birkaç gün sonra Bernadette’in staj süresi dolunca Jamaika’dan ayrılıyor. Yeni stajı için gittiği Malezya’da en güzel doğum günüm dediği 27. Yaş gününün tişörtü odasının kapısında asılı.

“Ah! Lokum”

Jamaika sonrası Küba’dayız. Havana- Trinidad yolunda kırk yaşlarındaki oğluyla İspanyolca konuşan teyzenin bize kraker ikram etmesi ile başlayan diyalogumuz bizim ikramımız Türkiye’den annemin getirdiği ceviz ve bademlerle devam ediyor. Arjantinli olduğunu öğrendiğimiz yetmiş dörtlük teyzenin gözleri ise lokumları görünce parlıyor, yıllar olmuş yemeyeli. Hava kararmış, varmak üzereyiz, yolun geri kalanında durup durup lokum diyor, gözleri doluyor, ya da bana öyle geliyor. Müzisyen olan oğul biraz Fransızca biliyor, bize çeviriyor anlattıklarını. Rodoslu olan babası 1914’te askerden kaçıyor, İzmir asıllı olan eşiyle de Arjantin’de tanışıyor. Nar taneleri nasıl da saçılıyor. Küba bizi şaşırtmaya devam ediyor.  Yetmiş dört yaşında öyle dinç, öyle dimdik ki maşallah diyorum, patlatıyor hayat dolu bir kahkaha, oğlu ekliyor “maşallah, selam… bizim evde çok kullanılırdı”. Arjantin’de oralardan gelme çok diyor, “bir tane zapatocu (ayakkabıcı) var mesela”… Mevzu dönüp dolaşıp ayakkabıya geliyor. Ah teyzem! Hatırlatma bir pabuç deliğinden taşan utancımızı, yüzyıllık acı ve utanç sığmıyor işte hiçbir kutuya, taşıyor illa bir yerlerden…

Finliler empati duyguları gelişkin bir toplum olduklarından mı bilinmez, Fincede “başkası adına utanç duymak” anlamına gelen bir sözcük var:myötähäpeä (Almanca’sı fremdshämen.) Belki psikoloji biliminde patolojik bir haldir “başkasının utancını taşımak”. Hrant da, her seferinde gözyaşlarına hakim olmakta zorlandığımız röportajında “Hasta iki toplumuz biz, Türkler ve Ermeniler… İkimiz de tam klinik vakalarız. Kim tedavi edecek bizi? Kim reçeteyi verecek? Kim bizim doktorumuz? Ermeniler Türklerin doktoru, Türkler de Ermenilerin doktoru, bunun dışında doktor, ilaç, reçete yok” dememiş miydi? Sözcükler arasında “erdem” yarışması yapılsa, oyumu bu Fince sözcükten yana kullanırım, ar damarı çatlamış bu devranda. Acıyı sırtlanmak gibi, özür gibi, af gibi erdemli bir şey başkasının utancını duymak… Tek bir duyguda ben ve öteki arasındaki sınırın ortadan kalkışı…

İnsanın gittiği her yerde hasretlik, her yerde yabancı hissetmesini, o buruk yersiz yurtsuzluğu biliyorum. Oysa benimki gönüllü göçebelik, dönmemecesine gitmek zorunda bırakılmayı ise ancak tahayyül etmeye çalışabiliyorum. Bu soykırımı ben yapmadım, ama benim atalarım olduğu iddia edilen birileri bu topraklarda milyonlarca insanı “cebren ve hile ile” yerinden yurdundan ettiyse, o acı benim acım, bu utanç benim utancımdır.

Bir ötekinin canını acıtsa insan dönüp özür dileyince, o acı unutulmaz elbet ama hafifler bir nebze. Acıyı tanımak yarayı iyileştirir. Evlat acısı çeken anayı yuhalatan, yuhalayan, yastaki madenciye tekme atan, attıran iktidar bağımlısı bu toplum yara sarmayı bilmiyor işte. Yoksa başka hangi dilde “yaraya işemek” diye bir deyim var ki? Sizi bilmem ama kıyımın, tecavüzlerin, aç susuz insanları yollarda telef etmenin, o toplumsal travmanın yüzyıllık acısını inkâr etmenin utancı benim “damarlarımdaki asil kanda” mevcut…

Paskalya baharın habercisidir, umuttur, diriliştir… Ama öyle olmuyor, bir hazan çöküyor üstüme, saçılan nar tanelerinin hüznü bu…

[*] Kullanılmasından çekindiğini hissettiğim için gerçek ismini kullanmıyorum.
18 Nisan 2015 tarihinde Bianet.org sitesinde yayınlanan yazım.

9 Nisan 2015 Perşembe

Her Sınıfa Bir Çanak

Geçenlerde chikungunyanın nükseden uzun vadeli etkileriyle başetme sürecinde deneyimlediğim masaj-yoga-ses terapisi hakkında yazmıştım. (Yazı burada) HTHayat sitesindeki yazıya gelen yorumlardan birinde oğlunun sınıf öğretmeninin derse baslarken çocukları susturmak için bu çanakları kullandığını yazmış bir okur. Öğretmen çocukları susturmak için bas bas bağırıp masaya vurmuyormuş, çanaktan gelen hafif sesi duyan çocuklar dikkat kesiliyorlarmış. Bu fikir o kadar hoşuma gitti ki hayal kurdum. Okullarda çocuklar harbe giden askerler gibi marşlarla, antlarla değil de içlerindeki suküneti bulmalarını sağlayacak bu tür yöntemlerle güne başlasalar: birkaç dakika çanağın huzur dolu sesi, meditasyon ve yoga. Kimbilir ne kadar sağlıklı bireyler yetişir. Artık eğitim alanında da dışsal korku ya da onay alma beklentisi ile değil çocuğun kendi kendine değer vermesine dayalı pozitif disipline dayalı yaklaşımlar gündemde. Yani, bir şeyi başardığında "seninle gurur duyuyorum" demek yerine "kendinle gurur duydun mu?" demek gibi kendi kendine değer vermenin, kendini sevebilmenin, gerektiğinde kendi kendini sakinleştirebilmenin araçlarını sağlamak gerekiyor belki de. Fransa'daki anaokuluna başladığı hafta bizim kız, gözlerini kapatıp derin bir nefes alarak ellerini yukardan aşağı doğru usulca indiriyor ve "tahtanın üstünde çorap ören örümcek" şarkısını söylemeye başlıyordu. Bu yöntemi çeşitli "kriz" anlarında "hadi gel örümceği söyleyelim" deyip uygulamaya başladım, faydasını görüyorum.
Hele de bizimki gibi çoğu zaman başkaları için yaşanan bir toplumda bırak gerçekleştirmeyi, isteklerini ifade edince bile suçluluk duyan, kendi iç sesini duyamamaktan muzdarip bir nesil olarak merkezine uzak olmanın bedellerini ağır ödüyoruz. Korteks "gelişmediğinden" ve toplumsal cenderenin çoraklaştırıcı etkilerine daha az maruz kalmalarından sebep zaten sürekli anda yaşar çocuklar. Mesele cebren ve hile ile benliklerinin bütün kalelerini zaptetmeye çalışmaktan özgürleştirmekte onları da kendimizi de.
Hem çocuklar hem de kendimiz için iç sesimizi duyabileceğimiz sukünet dilekleriyle, Fransa'dan OM...

P.S. Bir başka okur da İstanbul'da bu ses terapisini uygulayan bir yer olup olmadığını sormuş. Hariom Yoga'dan Bora Ercan'a sorunca  "amacı dışsal olan ses yardımıyla içsel sesi keşfetmek olan Nada Yoga" diye bir yoga ekolünün varlığını öğrenmiş oldum. Hariom'un sitesinde Nada Yoga hakkında bilgi veren güzel de bir yazı mevcut.

9 Şubat 2015 Pazartesi

Jamaika’daki İztuzu’nun Don Kişotları




İlk kez İztuzu’na çocuk yaşta gittiğimde, daha önce görmediğim genişlikteki kumsal, geceleri gelip yavrulayan kaplumbağaları koruma çabası, bir de sivrisineklerin bitmek bilmez saldırıları kazınmıştı zihnime.  Yumurtalara zarar vermemek için kumsala güneş şemsiyesi bile koyulmadığını, hava karardıktan sonra da plaja girilmediğini hatırlıyorum. Çevreci hareketlerin pek de yaygınlaşmadığı 80’li yıllarda bu tarz bir duyarlılık öyle bir kazınmış ki zihnime, yıllarca nerede bir deniz kaplumbağası görsem korumaya kalktım desem komik olacak ama yok değil böyle enteresan anılarım. Bundan 6 yıl kadar önce Muğla Ekincik’te bir deniz kaplumbağasının denizin içinde belirivermesiyle, kocaman kocaman adamlar düşüvermişlerdi hayvancağızın peşine. Annemin arkadaşları ile kızlarından oluşan östrojen oranı yüksek ekibimizden özellikle en gençler olarak ben ve Başak’ın can havliyle atılmasıyla kaplumbağayı o meraklı erkek güruhundan korumayı misyon edinivermiştik kendimize. Kaptan Cousteau bozması adamlar ve onlara alkış tutan eşlerinin imalı bakışları karşısında yoktan bir dernek uydurup, “Ekincik Carettaları Koruma Derneği” olarak kaplumbağadan uzaklaşmaları gerektiği yönünde ültimaton çakıyorduk deniz kaplumbağası görmemiş yurdum insanlarına. 

Bir yandan İztuzu plajının özel bir şirkete ihale edilmesine tepkiler sürerken, uzaklardaki Karayip adası Jamaika’nın Ocho Rios bölgesinde, kendini deniz kaplumbağalarına adamış Mel’i görünce tekrar hatırladım bu absürt sahneyi. İnsanların deniz kaplumbağalarını çorbasını yapıp yemek ve sırtından çeşitli süs eşyaları yapmak için avlamakla kalmayıp, yumurtalarını çalıp yediklerini de öğrenince (Kimi Latin Amerika ülkelerinde olduğu gibi afrodizyak özellikleri ve ömrü uzattığı gerekçesiyle Sri Lanka’da da bunun yaygın olduğunu duymuştum) bizim memleketin meraklı Cousteau’cukları pek masum göründü gözüme ne yalan söyleyeyim. Oysa deniz kaplumbağalarının yediği deniz süngerleri gibi toksik maddeler pişirilse bile yok olmadığından, deniz kaplumbağası eti ölümcül zehirlenmelere yol açabiliyormuş (özellikle çocuklarda). 

Emekli olduktan sonra Jamaika’ya yerleştiğinde deniz kaplumbağaları hakkında hiçbir şey bilmeyen İngiliz Mel (Melvyn Tennant)*, ilk kez evinin yakınına yumurta bırakmaya gelen deniz kaplumbağalarını gördüğünden beri kendini nesli tükenmek üzere olan bu canlıları korumaya adamış kendini. Oracabesa’da yumurtadan yeni çıkan deniz kaplumbağalarının denize ulaşmalarını izlemek üzere toplaşmış kaplumbağa meraklılarına yıllardır yaptığı çalışmayı, bireysel bu girişiminin şimdi nasıl daha örgütlü ve etkin bir hale geldiğini anlatıyor doğa bilimci titizliği ve hassasiyetiyle. On yıl önce yüzde sıfıra yakın olan başarılı üreme oranı bugünlerde yüzde 90-95’e ulaşmış.
Dört ay boyunca her gece ellerinde fenerler, kuluçkaya yatmak için sahile çıkan deniz kaplumbağalarını öldürmeye çalışan halkı kovalamakla başlamışlar işe. Sonra sabahları da nöbet tutmak gerektiğini çünkü insan denen mahlûkatın gündüzleri de yumurtaları çalmak için geldiğini fark etmişler. O yıl gelen 49 deniz kaplumbağasının yaptığı 3 yuvadan 350 tane yavru kaplumbağa denize ulaşırken, bu sene 21 bine yaklaşmış durumda toplamda denize ulaşan yavru sayısı. Anne kaplumbağanın yumurtaları bıraktığı yeri tespit edip, yuvanın üstüne sineklik koyup kumla kaplıyorlar, on dokuzuncu yüzyılda şeker kamışı plantasyonlarındaki farelerle mücadele etmek için Jamaika’ya getirilen firavun fareleri (mongoose) yumurtaları yemesin diye.  Gece dişi kaplumbağa yumurta bırakırken trans durumundayken ölçüp fotoğrafını çekip isim veriyorlar ve bir etiket takıyorlar. Böylece nereye giderse o kaplumbağayı takip edebilir hale gelmekle kalmıyor, hem de her kaplumbağa için bir envanter ve plajın neresine yumurta bıraktığına dair harita oluşturabiliyorlar. Anne kaplumbağa yumurtaları bırakır bırakmaz insanlar çalmasın diye gece bıraktığı ayak izlerini plajı süpürerek yok ediyorlar.
Dünya’daki sekiz deniz kaplumbağası türünden, Türkiye’ye gelen özellikle Dalyan, İztuzu’nda adını duyduğumuz Caretta carettalar, Karayipler’de görünenler ise şahin gagalı (hawksbill) deniz kaplumbağaları. Deniz kaplumbağaları yuvadan çıkıp denize yürürken adeta doğal bir GPS aracılığıyla koordinatları beyinlerine işleniyor, bu yüzden minik yavruları alıp denize bırakmaya çalışmanın iyilik taşlarıyla cehenneme giden yolu döşemekten ibaret olduğunu hatırlatalım. Yavrular kendileri denize ulaşmalı ki üreme yaşı geldiğinde yumurtalarını bırakabilmek için doğdukları yere geri gelebilsinler. İki yılda bir yumurtlayan bu deniz kaplumbağaları yine doğdukları yere, Jamaika’ya geldiklerinde Mel’in deyimiyle “Jamaikalılaşıp” birçok partnerle cinsel ilişkiye giriyorlar ve spermleri depolayıp 15 günde bir yumurtladıkça yumurtaları bırakmak üzere sahile geri geliyor ve bir seferde yaklaşık yedi yuva yapabiliyorlar. 
Nesli tükenme tehdidi altındaki bu deniz kaplumbağaları doğal haline bırakıldığında yüzde 30’luk bir kayıp yaşanıyor denize ulaşana kadar, bu yüzden denize ulaşma oranını artırmak için yavrular yuvadan insan eli yardımıyla çıkartılıyor. Hazır olup olmadıklarını kontrol ettikten sonra yavrulara saldırabilen büyük balıkların koyda olmadığı saatlerde yani, güneş batmadan bir buçuk saat önce çıkartılıyorlar yuvadan.  (Bunu öğrenene kadarsa Mel’in telefonda bize niye saat dört buçukta yuvadan çıkacaklar gecikmeyin dediğini anlayamamıştık bir türlü.) 


Denize atılan poşeti denizanası sanıp yiyince hastalanan Mama Edda Leatherback’in Reggae Band tarafından kurtarılışını anlatan, Reggaeci Shaggy’nin şarkılarını yaptığı müzikli hikâye kitabı favorilerinin arasında olan bizim evin yavru kaplumbağası Serena ise Mel’in detaylı anlatımını pür dikkat dinleyip 170 adet minik yavrunun denize ulaşma yolculuğunu adeta huşu içinde bir merakla izledi.   
Buradaki lakabıyla “kaplumbağa adam” Mel’in de dediği gibi bütün bu çabaların kalıcı olmasının asıl koşulu yerel halkın, özellikle de geleceği bu canlıların geleceği ile koşut çocukların diğer canlılar ve doğayı gönülden sevip sahiplenerek yetiştirilmesi. Okuyup anlatmak önemli de insan gözleriyle görüp, teni tenine değdi mi daha bir coşku ile bağlanıyor diğer canlara, canlılara. Mesela civar okullardan çocuklar Dalyan’da kaplumbağaların nasıl yuva yaptıklarını ve yavruların denize ulaşma çabalarını görmeleri için İztuzu’na götürülse olmaz mı? Yoksa artık okul gezileri sadece cami ve türbelere mi yapılacak Yeni Türkiye’de? İnsanların yiyip içtikleri, oturup kalkışları, yatak odaları, inançları, inançsızlıkları yerine sürüngeniyle, uçanıyla, yüzeniyle, fotosentez yapanıyla yapmayanıyla, demem o ki evrenin bilip bilebildiğimiz tüm diğer canlılarıyla birlik ve beraberlik içinde yaşamasının koşullarına yorulsa keşke kafalar...

* “Kaplumbağa Adam” Mel, TEDxJamaica konuşmasında sürecin detaylarını kısaca anlatıyor meraklılar için: https://www.youtube.com/watch?v=8kJheiKX7So

2 Şubat 2015 Pazartesi

Yine yeni yeniden hastalık




Başka şeyler yazacakken yine hastalık yazar buldum kendimi. Bu marazi halden sebep çevreye verdiğim rahatsızlıktan dolayı özür diler, derdimin sizleri bedbaht hastalık hikâyelerimle bunaltmak olmadığını baştan belirtirim. Şimdi başlayalım hikâyemize: 

Serena’nın görece hafif atlattığı Chikungunya (Buralarda kendisine kısaca Chick-V de denen bu virüs ile ilgili daha ayrıntılı bir yazı yazmıştım önceden) vakasının ardından üç elemanlı aile kümemizde iki faranjit, bir alt solunum yolları iltihabına bağlı öksürük nedeniyle tam kadro isteksiz bir antibiyotik kürü yaptık. Isının 25 derecenin altına düşmediği bir havada üşütmek de bir beceri tabi ama işte hep o terli terli yenen rüzgârlar, sağdan soldan vuran vantilatörler, biz evde kullanmasak kaç yazar, kimi dükkânlarda marketlerde sanki elektrik bedavaymışcasına açılan klimalar hasta eder ya insanı. Neyse “bağışıklığımız iyi galiba, çabuk ve kolay atlatıyoruz” derken üç gün önce sağ kürek kemiği ve sol bileğimde bir ağrı ile uyandım. Bir önceki gün dalış eğitiminde tüp çıkarsa suyun altında nasıl yeniden takılır çalışması yaparken fazla zorlamışım hamlamış bedenimi diye geçiştirmeye çalışsam da ilerleyen saatlerde artan ağrılar, yükselmeye başlayan ateş ve vücudun değişik yerlerinde beliren kızarıklıklar ile hemen hemen bütün semptomlar yerini bulmuştu. Bu yakınlardaki kliniklerde mesai saatleri dışında sürekli doktor bulmak pek mümkün değil, duruma göre telefonla geliyor doktorlar. Yarım saat bekledikten sonra gelen doktor neyseki geçen sefer gözlerini patlata patlata konuşan doktordan biraz daha mı sempatik ne (zaten yolda Serena o doktorun taklidini yapıp o varsa ben korkarım diyerek baştan resti çekmişti). Kendi karısı da geçenlerde chikungunya olduğundan empati dolu bu doktor, hem de beni beraber muayene etsinler diye Serena’ya da bir stetoskop verince gönlünü kazandı bizimkinin hemen.

Bildik bir takım lafların dışında bu sevimli doktorun da söyleyecekleri kısıtlı, ama dürüst en azından. Bilmiyoruz diyor ben ısrarla sordukça: “şimdi beni sokan bir sinek sizi de sokarsa siz de chikungunya mı oluyorsunuz? Yoksa o sinek yavrulayınca onun yavruları mı taşıyor virüsü?” “Aslında bakarsanız sadece sivrisineklerle bulaştığından bile emin değiliz artık”. Hıh? Birkaç dakika manasız bir sessizlik. Bu sağda solda konuşulan bir şehir efsanesi ama ilk kez “yetkili bir ağızdan”  duymak bir acayip doğrusu. Ne yani hava yoluyla da mı bulaşıyor bu meret? Ateş ve ağrıya karşı Parasetamol, C vitamini ve kaşıntıya yönelik bir ilacın yanı sıra antienflamatuvardan oluşan reçeteyi alıp bir dünya para ödemek üzere eczaneye gidiyoruz zira ilaçlar ateş parası Jamaika’da.
Sanırım bu antienflematuar ilacın da etkisiyle eklem ağrılarım o kadar dayanılmaz değil ve tamamen geçmese de çabuk atlatıyorum bence, etrafımda diğer gördüğüm vakalara göre en azından. Ancak antienflematuar vermek biraz riskli sanırım, çünkü bu tür kimi ilaçlar dang hummasında iç kanama riskini artırabiliyormuş, chick-V ile dang hummasının belirtileri çok benzer olduğundan risk almamak için eklem ağrılarını rahatlatsa da antienflamutuar vermiyor genelde doktorlar. (42 dereceyi bulan ateşi nedeniyle ambulansla hastaneye kaldırılan Kolombiyalı üst kat komşumuzun 9 yaşındaki oğluna ancak kan testi yaparak kesin tanı koyunca verdilerdi antienflamatuvar.)

Cumartesi günü yatakta uzanmış PADI Dalış sertifikası için geriye kalan iki dalışımı, yapmayı düşündüğüm röportajları ve sigarayı bıraktığım üç haftadan beri ritme oturtmaya çalıştığım sabah koşularını bir süreliğine ertelemek zorunda kalacağımı düşünüp, beni bu hale getiren bu hastalıkla sinir harbine girmek üzereydim, bir anda içimden başka bir ses duyduğumda: “virüsle mücadeleyi bırak”. Ben ki üç cümlesinden biri “keşke” ile başlayan, ben ki maziyle didişmekten mazoşistçe bir zevk alan, ben ki kılı kırk yararak yaptığı planları bozulunca sudan çıkmış balığa dönen obsesif kompulsif eğilimler yumağı, bir anda yatakta kendi kendime gülümserken buldum kendimi. “Oh! Ne zamandır izlemek istediğin bir film vardı hadi aç onu izle, hiçbir program yapma, biraz hastasın kabul et, belirsiz bir tarihe kadar hiçbir halt yapamazsın, tadını çıkar işte” . Ağrılarım ben bu virüsle savaştığım için vardı, savaşmayı bırak, “şımarıklığını topla bir rafa kaldır ve hastalığı, virüsü, olumsuzlukları, planlanmayan sonuçları da güzellikler gibi kabul et”.
Louise Hay’in Hastalıkların Zihinsel Sebepleri kitabına göz gezdirmişliğim, ara sıra içsel çalışmalar, yoga ve meditasyonlar yapmışlığım, bu tür konulara merakım vs. olsa da ilk kez bu basit ve yalın gerçek vahiy oluyordu, hem de bu kadar somut, kendiliğinden, hayatın içinden, durup dururken. Sırıtıyordum hin hin bir yandan. “Tamam ulen” dedim içimden “bırakıyorum kendimi, bu hastalığa değil belki ama bu deneyime teslim oluyorum.” Olabildiğince bu virüse böyle yaklaştım bu süreçte ve beşinci gün sabah koşuya olmasa da yürüyüşe bile çıkabildim, kimilerinin haftalarca doğru düzgün yürüyemediğini düşünürsek gayet iyi atlatıyorum bu acayip isimli hastalığı. Evet, dışarıda bir dünya dolusu insan ömür boyu bu tür ağrılarla yaşamaya çalışıyor, bir gün, bir hafta ya da bir ay bunu yaşayacağım. Hem çeşitli hastalıklarla bir ömür yaşayan diğer insanlar gibi benim de bunu yaşamanın bir nedeni olmalı, evet bu bir deneyim ve bir nedeni vardı bu deneyimin. Belki bunu fark etmem içindi. Belki bambaşka bir şey. Belki de sadece bu hastalık sayesinde varlığını hatırladığım çenemde, el ve ayak parmaklarımda ve bilumum ücra köşelerimdeki eklemlerimi fark etmem içindi. O eklemleri de, o eklemleri bir süre kullanılmaz kılan virüsü de sevmem içindi. 
Peki ya uyuza yakalanmış gibi kaşınıp durmaya da mı dayanamazsın?  Kızmayı bırakamaz mısın? Geçmişte olmuş bitmiş bir olaya, hatta yaşamımın bu ana kadar akışının tamamına, uykusundan ağlayarak uyanan kızıma, şunları yazarken bile vücudumun en olmadık yerlerine batan iğne duygusuna, binlerce karınca dolanıyormuş hissine neden olan bu virüse, sisteme, izin versem bu şahane adada geçen günlerini karartacak şu bitmez bilmez inşaat sesine kızıp durmayı bırakıp, sadece bir an dursam ve dursam ve bir daha durup derin bir nefesle bütün kötücül düşüncelerimi, kızgınlıklarımı (hepten çöpe atamasam da en azından) raflara, karanlık dolapların nemli köşelerine falan kaldırsam?
Evet, evet kesinlikle kaldırsam….