5 Ağustos 2014 Salı

Rastalarla Şabat (Paskalya Tatili 2. Gün)


Sabah güneşinin yeşille buluşması bir harikadır, hele de Jamaika gibi (burada tanıştığım Alman ataları sayesinde hayli beyaz bir Jamaikalı teyzenin deyimiyle) “Tanrı’nın doğaya cömert davrandığı” bir yerdeyseniz. Ateşsiz ve güneşli bir sabaha gözümüzü Rafjam’de açar açmaz kahvaltıyı bekleyene kadar geceden gözümüze kestirdiğimiz küçük derenin karşısındaki yeşilliklere attık kendimizi. Bu güzel ortamda birkaç fotoğraf çekelim derken fotoğraf makinesini yaşı gereği “ben yapıcam, kendim kendim”leri bol Serena’ya kaptırmamız sonucu onun “açısından” bilumum vücut kesitlerimizden oluşan fotoğraf silsilesine dönüşüverdi sabah yürüyüşü.
becerikli kızımın ilk fotoğraf denemelerinden
Muz, papaya ve ananas ile sunulan lahana ve havuç sotesinin yanında taze yapılmış Hindistan cevizi pidesinden oluşan, miktarı az olduğundan mı yoksa yine o müthiş aşçının elinden çıktığından mı nedir tadı damağımızda kalan kahvaltının ardından aşağıda akan derenin oluşturduğu minyatür şelale ve göle girmeye niyetlendik. Ara ara serpiştirmeye başlayan yağmurun, aslında gökyüzünün çoğunluğunun mavi olması nedeniyle kalıcı olmadığına kanaat getirip giydik mayoları. Jamaika gibi bol nehirli bir ülkede deniz kenarına gitmese bile insan yanından mayosunu, havlusunu hatta plastik deniz ayakkabısını eksik etmemeli. Daha önceki derelerde çimme aksiyonu Serena’nın o kadar hoşuna gitmişti ki, heyecanla minik göle girmesiyle suratının bozulması bir oldu, yavrucak “üşüyorum ama” diye diye birkaç dakika dayanıp sonra hemen dışarı çıkıp, ama sonra gölette gözü kalıp dayanamayıp tekrar girerek bayağı bir çaba sarf etti. Jerome deniz bu kadar soğuk olsa girmezdi ama tatlı su insanı girecek illa, bense suya dizime kadar girmemle “yav arkadaş deli miyiz dün gece nerdeyse ateşi 39’u bulmuş çocuğu şimdi de buz gibi derede hasta edeceğiz, çıkalım” diye düşünmem bir oldu. Hevesi kursağında kalmasın diye Serena’yı da “daha sıcak bir dere buluruz sonra, herhalde yağmur da çiselediğinden soğumuş buranın suyu” diyerek ikna ettik.
Biraz hamak, biraz toparlanma derken Rafjam’den ayrılmamız saat 12’yi bulduğunda akşamı geçireceğimiz Blue Mountain zirvesine en yakın pansiyona gidene kadar günün geri kalanını nasıl geçireceğimiz konusunda netleşememiştik. Jerome on yılı aşkın süredir çalıştığı on küsur ülkenin haritalarını ve Lonely Planet ya da Guide Routard gibi rehber kitaplarını muhakkak temin eder gitmeden. Bu sefer Pakistan’dan Jamaika’ya Türkiye üstünden geçtiği için, Fransa’da bıraktığı Lonely Planet’ın Jamaika baskısının yenisini neyse ki Pandora Kitabevi’nden bulabilmiştik. Kaldığımız ülkelerde gezmek için iple çektiğimiz hafta sonları ya da tatil günlerini de en iyi şekilde geçirebilmek için öncesinde olabildiğince araştırmaya çalışırız. Ama bu sefer biraz Jerome’un zaten bu bölgeyi bilmesine güvendiğimden, biraz da yola çıkmadan bir gün önce teslim edebildiğim çeviriye yoğunlaştığımdan ancak kalacağımız pansiyonları ayarlayabilmiştim. Dünya’nın en pahalı kahvelerinden birinin vatanı olan Blue Mountain’da herhalde başta kahve plantasyonlarının gezeriz ve eğer cidden Jerome’un dediği kadar uzun sürmüyorsa belki gaza gelir zirveye çıkarız gibi muğlak fikirlerin dışında kabaca haritadan kalacağımız pansiyonların yakınındaki ilginç yerleri defterime not almıştım. Ama Serena’nın hastalanıp iyileşivermesinin de rehavetiyle ne defterime bakasım geldi ne başka bir şey. Mekân sahibi Susan’a haritaya göre geldiğimiz yol üstünde olması gereken ama yol boyunca tabelasını göremediğimiz bir kahve plantasyonunu sorduk, meğersem eski bir beyaz Range Rover varmış bir virajdan sonra orasıymış. Daha sonra muhtemelen senelerdir yerinden oynamamış Range Rover’ı görünce bunun nasıl da tabela kadar etkili bir indikasyon olduğunu anlayacaktım. Sohbetimizde Susan bir de yakınlardaki rasta köyünden ve cumartesi günü Şabat ayinleri olduğundan söz etti. Kapalı bir yerel komünitenin arasına elinde fotoğraf makinesiyle davetsiz misafir gibi dalan patavatsız beyaz adam konumuna düşmekten çekinen Jerome’un dini ayin de olduğunu duyunca tedirgin olduğunu hissedip, ısrarla Susan’a peki yabancıları gerçekten kabul ediyorlar mı, rahatsız etmeyelim gibi sorular sordum. Hiçbir sakıncası olmadığını, kişi başı 500 Jamaika Doları (yaklaşık 10 TL) verip gezebileceğimizi, hem de gideceksek törenlerine katılabileceğimiz bir cumartesi günü gitmenin daha iyi olacağını anlattı Susan. İçimden turistlere yönelik müzemsi bir köy mü bu ne öyle giriş bileti alıp da mı gezeceğiz, diye çınlayan bilumum itirazları yine içimdeki merak bastırdı. Şimdi tek sıkıntı, arabayla sadece bir yere kadar gidip sonra yürüyecek olmamız, hem de dün gece ateşlenmiş 2,5 yaşında bir çocukla, sağanağa çevirip çevirmeyeceği belli olmayan bu yanardöner yağmurda… Evet, Himalayalara tırmanacak değiliz ama insanın işinin doğaya bağlı olduğu bu gibi durumlarda, karar bir anlık cesaretle korkup geri adım atma arasındaki incecik çizgide, tıpkı hayattaki birçok kritik kararda olduğu gibi. Bilen bilir, motosu “ahh beni bu kararsızlık mahvetti” olan bendeniz, öğleyin yiyeceğim yemekten, alacağım ayakkabının rengine, yazacağım tezin konusuna kararsızlık abidesine dönüşüp, ahh akıl danışacağım birileri olsun da beni kurtarsın şu halimden insanı, içimi dinleyebildiğim ender anlarda aslında en bi şahane kararları verebildiğimi de biliyorum. (Ahh bir de şu her daim iç sesini duyabilen olmanın formülünü bulaydın da bizi şu derbeder halden kurtaraydın Einstein amca!). İşte o ender anlardan biriydi, içimizdeki macera duygusu ve merak endişelerden üstün geldi.  Susan’ın tarifine uyup dün akşam geldiğimiz yoldan geri istikamet yola koyulduk, elbette Rafjam ekibiyle vedalaşıp, fotoğraflarımızı çekildikten sonra.


Tarife göre (üçüncü gece için rezervasyon yaptırdığımız ) Mount Edge’i geçtikten sonra anayoldan sapacağımız barın da dün kızları indirdiğimiz bar olduğunu düşünüyor Jerome ve tahmininde yanılmıyor. Dün bizimle şakalaşan bar sahibine “buralarda bir rasta köyü varmış, ne taraf kardeş?” tadında yolu soruyoruz, buradan aşağı vurun, araba yolunun bittiği yerde merdivenlerden yukarı çıkın, patikayı takip edin ya da hatta isterseniz arabayı buraya bırakın, yürüyün aşağıya diyor. Hava belirsiz, Rafjam’den ayrılır ayrılmaz uyumaya başlayan Serena hâlâ uyuyor, arabayla gidebildiğimiz kadar gitmek istiyoruz. Aşağıda yolun bittiği yerde bir kısmı uzun süredir terk edilmiş izlenimi veren 3-5 araba var. Tam tam seslerini iyice duymaya başladığımız yukarıdaki köyde bizi nelerin beklediği konusunda merakımız artmaya başlıyor. Gelen geri dönemiyor mu nedir bu ormanda terk edilmiş arabalar? Sırt çantasına gerekebilecek yedek kıyafet, özellikle Serena için muz, kuruyemiş tarzı atıştırmalıklar, şemsiye, el feneri vs. dolduruyoruz. Bir de Serena daha yeni doğduğu günlerde kararsızlığımız sayesinde koca bir öğleden sonramızı değişik modelleri deneyerek geçirmek zorunda kaldığımız bebek mağazasından aldığımız kanguruyu alıyoruz yanımıza. Uçağın çıkışında size verecekler denilmesine rağmen ancak bagajlarla beraber pusete kavuşabildiğim, dolayısıyla kucağımda uyuklayan bir bebek ve bilumum el bagajıyla havaalanında kıvrandığım yalnız uçak yolculukları deneyimi sonrasında muhakkak uçakta çantama tıkıştırdığım kanguruyu uzun süredir kullanmamıştım. Yavaş yavaş gözlerini açan Serena kanguruyu görünce “ben buna binicem” diye tutturdu. Merdivenler bitince inme sözü alarak soktuk artık iyice küçülen kangurunun içine. Tamam ben bir yandan dakika başı emen Serena’yla cebelleşirken Jerome’un da kanguru çeşitleriyle süren cebelleşmesi sonucunda en yüksek kiloya kadar taşıyabilenini almıştık. İyi bu zımbırtı teknik olarak 18 kiloya kadar taşıyor da peki biz o kanguruyu taşıyabiliyor muyuz? Dik merdivenler, hafif çiseleyen yağmurun ardından açan yakıcı güneş sayesinde sırtımızdan damlayan terlerle merdivenlerin sonuna geldi. Zar zor Serena’yı ikna edip, dar patikadan manzaraya hayran hayran bakarak tırmanmaya devam ederken tam tam seslerinin yaklaşması bize umut veriyordu. Yokuşun sonunda yeşil ahşap kapıya gelmeden fotoğrafların olduğu bir panonun önünde fotoğraf çekilme teklifime fotoğraflara daha dikkatli bakan Jerome dudak büktü, baksana silahlar var fotoğraflarda diyerek. Rastalarla silahın ne ilgisi var ile başlayan sorularımız gün ilerledikçe çoğalmaya devam edecekti.
İşte "School of Vision" rasta köyüne varmadan son merdivenler...
Girişteki ahşap kulübeyi bilet gişesine benzeten ben buranın otantikliği konusunda iyice şüpheye düşmeye başlamışken, ilerden başı türbanlı bir kadın gülümseyerek bize yanaştı. Köyde geçirdiğimiz süre boyunca bize mihmandarlık eden Beverly yarım saat sonra öğle yemeği için törene ara vereceklerini, araya kadar içeri girebileceğimizi ama tapınağa girmek istiyorsak, benim saçımı ve bacaklarımı örtmem gerektiğini söyleyip bana kırmızı-yeşil-sarı-siyah rasta renklerinden bir bere ve belime dolamam için de bir pareo veriyor. Herkes gibi ayakkabılarımızı çıkarıp sarı-kırmızı-yeşil ahşap çokgen tapınağa giriyoruz, yerler toprak, ortamı garipseyip, çoraplarını da çıkarmak istemeyen Serena kucağımdan inmiyor. 
Rastafari tapınağında kanguru misali ayin

Etçi değil “ot”çu olmaları, saçlarını kesmemeleri ve müzikle olan yakın ilişkileri dışında rastalar hakkındaki cehaletimle yüzleşip etrafı inceliyorum merakla. Kadınların hatta kız çocuklarının bile saçları, kolları, bacakları kapalı, bir grup erkek perküsyonlarla ritim tutarken, birtakım ezgiler mırıldanıyorlar, diğer oturan erkeklerin çoğu ganja (Jamaika’da marihuananın adı ganja) tüttürüyor, çocuklar etrafta dolanıyor. Ayin sırasında genelde kadınlar ve erkekler ayrı oturuyor. 

kadınlar başka yerde

Ayinin sonunda çocuklar da dahil herkes yanmakta olan ateşe doğru diz çöküp, ellerini işaret parmakları ve baş parmakları ile bir üçgen oluşturacak şekilde birleştiriyorlar, içlerinden biri “Jah” deyince hep bir ağızdan “Rastafari” diye bağırıyorlar.
Resim yazısı ekle
Çıkışta biz biraz daha içeride kalıp etraftaki resimleri yazıları inceliyoruz. Her yerde H
aile Selassie I’nin fotoğrafları var. Başka yerlerde de  fotoğrafını gördüğüm Selassie hakkında Lonely Planet’ta bir şeyler okuduğumu hatırlıyorum. Gerek Rastalarla sohbetlerde ve aslolarak da eve dönüp biraz araştırdığımda Etiyopya’nın 1930-74 yılları arasındaki imparatoru Haile Selassie I’in onun tahta çıktıktan sonraki ismi olduğunu, Rastafari hareketinin de asıl ismi olan Ras (prens anlamındaki unvan) Tafari’nin (saygı duyulan kişi) adını ondan aldığını öğreniyorum. Dışarı çıkınca onlar dağıtılan sandviçlerden ve birer dilim karpuzdan oluşan öğle yemeklerini yerken biz de Beverly’i takip edip köyün tek bakkalı olan dükkândan hindistan cevizinden yapılan hafif tatlı ve inanılmaz doyurucu rasta kurabiyelerinin tadına bakıyoruz. Bir yandan ortama yavaş yavaş adapte olan Serena etrafta koşuştururken bir taraftan Beverly ve diğer Rastalarla sohbet ediyoruz. Yaklaşık 40 kişinin yaşadığı “School of Vision” adındaki bu Rasta köyünde, geçimlerini ektikleri ürünlerden elde ediyorlar, ürünleri pazara götüren rahip (uzun saçları ile bildiğimiz rahip görüntüsünden hayli farklı bu rahip o gün hasta olduğu için ayine katılamamış, biz dışarı birkaç dakikalığına görüyoruz onu) eline geçen parayla orada yetiştiremedikleri ürünleri satın alıp dağıtıyormuş.  Daha sonra Beverly’nin kocası olduğunu öğrendiğimiz yaşça daha genç Rasta’ya “Rasta doğulur mu Rasta olunur mu?” minvalinde bir soru soruyorum, onun rasta olma hikâyesini de merak ederek, bana gıdalara yerleştirilen mikroçiplerden bahsediyor, işte bu yüzden biz kendi tarımımızı yapıyoruz diyor. Sonra anlatmaya devam ediyor, eğer gerçekten merak ettiğini anlarlarsa saatlerce anlatabilir Rastalar gerçek İsa meselesini. Eğer yabancılarla konuşmaya alışık olmayan bir Jamaikalıyla konuşuyorsanız, İngilizce bilip anlaşacağınızı sanmayın, çünkü Jamaika ingilizcesi aslında bir patois (patua) yani İngilizce kelimelerle yerel dilin bir karışımı. Gerek konuya yabancılık gerekse patois etkisi ile uzun süre neden bahsettiklerini anlamakta zorlanıyorsunuz. Mikro biyoçipler, kara tenli İsa, Jesus değil, Jasos dedikçe onlar, sen ellerinden eksik etmedikleri ganja’nın etkisiyle uçuyor adamlar diye düşünmeden edemiyorsun. Ama dillerinden düşürmedikleri hikayenin özü Mesih’in aslında kara tenli olduğu ve Hıristiyanlığın beyaz Batılı anlatı tarafından çarpıtıldığı. Genel bir –izm ya da dinden öte bir yaşam felsefesi olarak kendini ortaya koymayı tercih eden rastaları tek bir çatıda toplamak da bu anlamda zor. Ama genel olarak Hıristiyanlık ve Musevilik etkisi açık, zira bolca ganja içtikleri ayinlerinde yüksek sesle İncil’den bölümler de okuyorlar. Ama sadece belli bölümlerini ve kendi yorumları ile. Yani aslında Afrika’dan köle olarak Karayiplere getirilen siyahilerin Hristiyanlığı kendi kültürleri ile yorumladıkları bir özgürleşme felsefesi. Jamaika’da siyahi milliyetçiliğin en önemli ismi Marcus Garvey’nin 1900’lü yılların başlarında Afrika’da başa gelecek bir siyahi kralın Mesih olduğu yönündeki kehanetinin Etiyopya’da Haile Selassie I'nin kral olmasıyla gerçekleştiğine inanıyorlar. Bu anlamda dünyaya ikinci kez gelen Mesih Haile Selassie I kutsal bir figür. Sohbetin bir yerinde peki senin ülkende mesihi nasıl biliyorsunuz diye soruyor biri. "Benim ülkeyi ne sen sor ne ben anlatayım, için daralır boşver” demek istiyorum, kısaca "bizimkiler Müslüman" deyip kapatıyorum, hiç anlatasım yok, dinlemek yetiyor bana bugün.
Her topluluktan topluluğa ve hatta her rastadan rastaya değişse de kimi belli kuralları var, mesela Ital (vital'den gelme bir sözcük) gıda yiyorlar, yani doğal, vücut için sağlıklı besleniyorlar. Kırmızı et, işlenmiş endüstriyel ürünler ve kimi zaman süt ürünleri tüketmiyorlar. Onun dışında kimileri tavuk da yemiyor ama genelde balık yiyorlar. 
Ben evliliğe karşı olduklarını duymuştum ama konuştuğum rastalar isteyen kişinin evlenebileceğini anlattılar. Peki ya kurallar, kurallara uymayanlar diye soruyorum. Esas olarak her insanın doğruyu kendi içinde bulmasına inanıyorlar ama bir problem olduğunda toplantılarında bunu konuşuyorlar ve sonrasında o kişiye “ateş” diyerek ceza veriyorlar. "Ne cezası peki?" “İşte ateş diyoruz, o kadar yani o kişinin bu hata üzerine düşünmesini sağlıyoruz”. Acayip hoşuma gidiyor bu yöntem. İçe dönmek önemli rasta kültüründe. Jamaika’daki genel yüksek perdeden konuşmalar, şakalaşmalar rasta köyünde pek yok. Artık ganja kafası mı yoksa ayinin verdiği huşudan mı, iki ayin arasındaki öğle arasında kimileri kendi kendine oturup düşünüyor, kimileri ise küçük gruplar halinde küçük sesleriyle konuşuyor, çocuklar bile daha sessiz sakin.

Tapınağın etrafında çocuklar 
Ortalıkta en hareketli varlık yine bizim Serena. Bir ara birisi elinde koca bir poşet mango ile geliyor, biz de dahil herkese mango dağıtıyor. Biraz sonra Serena’yı tuvalete götürürken mihmandar ot içip içmediğimi soruyor ve "ben içemiyorum, kötü oluyorum ama sigara içiyorum bulursam, sizde var mı" diye soruyor. Rastalar genelde alkol tüketmedikleri gibi sigara da içmiyorlar, hatta bir tür yasak. “Yanımda yok eşimden alıp veririm istersen” diyorum şaşkın bir halde. “Aman başkaları bilmiyor göstermeden ver” diye de ekliyor. yengeye suç ortağı olmaktan şimdi de beni ayinin orta yerinde oturtup "fire" derlerse ben de onlara "more fire more fire" diye cevap veririm artık diyorum içimden. (Partilerle romlar devrilip kafalar kıyak oldu mu bir de güzel bir şarkı çalıyorsa hemen çakmakları çıkarıp, "more fire more fire" diye bağırma adeti var da) 
Çocuklarla İncil 
Neyse tapınağa geri döndüğümüzde bir köşede çocuklarla İncil okuyor bir yetişkin kadın. Biraz onları seyredip biraz sohbet ediyoruz. 50-60 yaşlarında görece beyaz tenli bir adam Türkiye’den geldiğimi öğrenince “Benim kızım Türkle evli, orada yaşıyorlar” diyor. Aslında İngilizmiş ama yıllar önce buraya yerleşmiş, rasta köyünde yaşıyormuş. İngilizcesini daha iyi anladığım, hem de dışarıdan bir gözle de beni yanıtlayacak birini bulmaktan memnun telefonunu alıyorum, kafamda o kadar çok soru var ki… Bir öğleden sonrada hepsine cevap bulmak mümkün değil. Ama akşam kalacağımız zirveye yakın pansiyona varmak için yol uzun ve engebeli. Rastaların sakinlikleri, hoş sohbetleri ve davullar eşliğindeki ritimler o kadar davetkâr ki hiç gidesimiz yok, tam Serena da ortama alışmışken. Hele de pansiyon olarak kullanılan bir evin olduğunu da öğrenince geceyi burada mı geçirsek mi diye düşünmüyor değiliz. Bir daha muhakkak gelip kalacağız diye söz verip sıkı sıkı sarılarak ayrılıyoruz kafada binlerce soru işareti ile rasta köyünden.


Blue Mountains'da bütün yollar Bubbles Bar'a çıkıyor
Dönüşte o köşedeki renkli barda sigara-alkol-muz cipsi molası veriyoruz, bizim rastalık da bu kadar anlayacağınız, hayatında ilk kez şam fıstığı yiyen sevimli bar sahibiyle şam fıstıklarımızı da paylaştıktan sonra 3 saate yakın sürecek yola koyuluyoruz. Yol kayda değer ölçüde engebeli, düşündüğümüzden de uzun sürüyor. Zirveden önceki araba yolunun son noktasındaki Whitfield Pansiyonuna ulaşmadan önceki son yerleşimde kocaman ses sistemlerini kurulduğunu görüyoruz. Jamaika’da yol üstünde en ucra köşelerde her erde karşınıza bir parti çıkmasına alışmışız ama bunu da beklemiyoruz, evet bu parti ve o kocaman ses sistemlerinden gelen müzik sabahın altısına kadar sürüyor. Jamaika’nın en yüksek zirvesindeyiz neredeyse, in cin top oynuyor, biraz ileride ateş böcekleri ve göğü donatan  yıldızlardan başka ışık yok ve sabah kadar süren bas sesi ile yorgunluğumuza rağmen sık sık uyanıyoruz. Kafa dinlemeye gelmişiz, peki kızıyor muyuz? Yooo, Jamaika’da bir yerlerden müzik sesi gelmezse garip hissediyor insan kendini. Hem bu kadar güzel bir doğada sinirleri alınıyor adeta, hoşgörü gurusu kesiliyor insan. Karanlıkla birilikte ulaştığımız Whitfield Cottage 18. yüzyıldan kalma bir kırevi, elektrik yok, su da sadece iplik gibi akıyor, o da sadece ortak kullanılan banyodaki küvetin musluğundan.  Evin sahibi ve işletmecisi 70’li yaşlarında beyaz bir Jamaikalı, paskalya tatili olduğundan kızı, damadı, torunu ve onların arkadaşları da orada kalıyorlar. Biz vardığımızda yemeklerini yemişler, şömine başı muhabbeti yapıyorlar. Jamaika’da da şömine görecekmişiz demek diye şaşırıp bir yandan ev sahibinden evin hikâyesini dinleyip bir yandan da bizim için hazırladıkları Jamaika’nın geleneksel barbunyalı pilavı ile tavuktan yiyoruz. Serena’nın etraftaki çocuklara rağmen dayanacak hali kalmıyor, iki ranzadan oluşan odada bir süre kim nerede nasıl yatacak muhabbeti ve ilke kez ranzalı odada yatacak Serena'ının bütün yatakları teker teker denemesi sonrasında derin bir uykuya dalıyoruz… ta ki uzaklardan gelen müziğin basları bizi uyandırana kadar.