Sabah güneşinin yeşille buluşması bir
harikadır, hele de Jamaika gibi (burada tanıştığım Alman ataları sayesinde
hayli beyaz bir Jamaikalı teyzenin deyimiyle) “Tanrı’nın doğaya cömert
davrandığı” bir yerdeyseniz. Ateşsiz ve güneşli bir sabaha gözümüzü Rafjam’de
açar açmaz kahvaltıyı bekleyene kadar geceden gözümüze kestirdiğimiz küçük
derenin karşısındaki yeşilliklere attık kendimizi. Bu güzel ortamda birkaç
fotoğraf çekelim derken fotoğraf makinesini yaşı gereği “ben yapıcam, kendim
kendim”leri bol Serena’ya kaptırmamız sonucu onun “açısından” bilumum vücut
kesitlerimizden oluşan fotoğraf silsilesine dönüşüverdi sabah yürüyüşü.
Muz,
papaya ve ananas ile sunulan lahana ve havuç sotesinin yanında taze yapılmış
Hindistan cevizi pidesinden oluşan, miktarı az olduğundan mı yoksa yine o
müthiş aşçının elinden çıktığından mı nedir tadı damağımızda kalan kahvaltının
ardından aşağıda akan derenin oluşturduğu minyatür şelale ve göle girmeye
niyetlendik. Ara ara serpiştirmeye başlayan yağmurun, aslında gökyüzünün
çoğunluğunun mavi olması nedeniyle kalıcı olmadığına kanaat getirip giydik
mayoları. Jamaika gibi bol nehirli bir ülkede deniz kenarına gitmese bile insan
yanından mayosunu, havlusunu hatta plastik deniz ayakkabısını eksik etmemeli.
Daha önceki derelerde çimme aksiyonu Serena’nın o kadar hoşuna gitmişti ki,
heyecanla minik göle girmesiyle suratının bozulması bir oldu, yavrucak “üşüyorum
ama” diye diye birkaç dakika dayanıp sonra hemen dışarı çıkıp, ama sonra
gölette gözü kalıp dayanamayıp tekrar girerek bayağı bir çaba sarf etti. Jerome
deniz bu kadar soğuk olsa girmezdi ama tatlı su insanı girecek illa, bense suya
dizime kadar girmemle “yav arkadaş deli miyiz dün gece nerdeyse ateşi 39’u
bulmuş çocuğu şimdi de buz gibi derede hasta edeceğiz, çıkalım” diye düşünmem
bir oldu. Hevesi kursağında kalmasın diye Serena’yı da “daha sıcak bir dere
buluruz sonra, herhalde yağmur da çiselediğinden soğumuş buranın suyu” diyerek
ikna ettik.
becerikli kızımın ilk fotoğraf denemelerinden |
Biraz hamak, biraz toparlanma derken
Rafjam’den ayrılmamız saat 12’yi bulduğunda akşamı geçireceğimiz Blue Mountain
zirvesine en yakın pansiyona gidene kadar günün geri kalanını nasıl
geçireceğimiz konusunda netleşememiştik. Jerome on yılı aşkın süredir çalıştığı
on küsur ülkenin haritalarını ve Lonely Planet ya da Guide Routard gibi rehber
kitaplarını muhakkak temin eder gitmeden. Bu sefer Pakistan’dan Jamaika’ya
Türkiye üstünden geçtiği için, Fransa’da bıraktığı Lonely Planet’ın Jamaika
baskısının yenisini neyse ki Pandora Kitabevi’nden bulabilmiştik. Kaldığımız
ülkelerde gezmek için iple çektiğimiz hafta sonları ya da tatil günlerini de en
iyi şekilde geçirebilmek için öncesinde olabildiğince araştırmaya çalışırız.
Ama bu sefer biraz Jerome’un zaten bu bölgeyi bilmesine güvendiğimden, biraz da
yola çıkmadan bir gün önce teslim edebildiğim çeviriye yoğunlaştığımdan ancak kalacağımız
pansiyonları ayarlayabilmiştim. Dünya’nın en pahalı kahvelerinden birinin
vatanı olan Blue Mountain’da herhalde başta kahve plantasyonlarının gezeriz ve
eğer cidden Jerome’un dediği kadar uzun sürmüyorsa belki gaza gelir zirveye
çıkarız gibi muğlak fikirlerin dışında kabaca haritadan kalacağımız
pansiyonların yakınındaki ilginç yerleri defterime not almıştım. Ama Serena’nın
hastalanıp iyileşivermesinin de rehavetiyle ne defterime bakasım geldi ne başka
bir şey. Mekân sahibi Susan’a haritaya göre geldiğimiz yol üstünde olması
gereken ama yol boyunca tabelasını göremediğimiz bir kahve plantasyonunu
sorduk, meğersem eski bir beyaz Range Rover varmış bir virajdan sonra orasıymış.
Daha sonra muhtemelen senelerdir yerinden oynamamış Range Rover’ı görünce bunun
nasıl da tabela kadar etkili bir indikasyon olduğunu anlayacaktım. Sohbetimizde
Susan bir de yakınlardaki rasta köyünden ve cumartesi günü Şabat ayinleri
olduğundan söz etti. Kapalı bir yerel komünitenin arasına elinde fotoğraf
makinesiyle davetsiz misafir gibi dalan patavatsız beyaz adam konumuna
düşmekten çekinen Jerome’un dini ayin de olduğunu duyunca tedirgin olduğunu
hissedip, ısrarla Susan’a peki yabancıları gerçekten kabul ediyorlar mı,
rahatsız etmeyelim gibi sorular sordum. Hiçbir sakıncası olmadığını, kişi başı
500 Jamaika Doları (yaklaşık 10 TL) verip gezebileceğimizi, hem de gideceksek törenlerine
katılabileceğimiz bir cumartesi günü gitmenin daha iyi olacağını anlattı Susan.
İçimden turistlere yönelik müzemsi bir köy mü bu ne öyle giriş bileti alıp da
mı gezeceğiz, diye çınlayan bilumum itirazları yine içimdeki merak bastırdı.
Şimdi tek sıkıntı, arabayla sadece bir yere kadar gidip sonra yürüyecek
olmamız, hem de dün gece ateşlenmiş 2,5 yaşında bir çocukla, sağanağa çevirip
çevirmeyeceği belli olmayan bu yanardöner yağmurda… Evet, Himalayalara
tırmanacak değiliz ama insanın işinin doğaya bağlı olduğu bu gibi durumlarda,
karar bir anlık cesaretle korkup geri adım atma arasındaki incecik çizgide, tıpkı
hayattaki birçok kritik kararda olduğu gibi. Bilen bilir, motosu “ahh beni bu
kararsızlık mahvetti” olan bendeniz, öğleyin yiyeceğim yemekten, alacağım
ayakkabının rengine, yazacağım tezin konusuna kararsızlık abidesine dönüşüp,
ahh akıl danışacağım birileri olsun da beni kurtarsın şu halimden insanı, içimi
dinleyebildiğim ender anlarda aslında en bi şahane kararları verebildiğimi de biliyorum.
(Ahh bir de şu her daim iç sesini duyabilen olmanın formülünü bulaydın da bizi
şu derbeder halden kurtaraydın Einstein amca!). İşte o ender anlardan biriydi,
içimizdeki macera duygusu ve merak endişelerden üstün geldi. Susan’ın tarifine uyup dün akşam geldiğimiz
yoldan geri istikamet yola koyulduk, elbette Rafjam ekibiyle vedalaşıp,
fotoğraflarımızı çekildikten sonra.
Tarife göre (üçüncü gece için
rezervasyon yaptırdığımız ) Mount Edge’i geçtikten sonra anayoldan sapacağımız
barın da dün kızları indirdiğimiz bar olduğunu düşünüyor Jerome ve tahmininde
yanılmıyor. Dün bizimle şakalaşan bar sahibine “buralarda bir rasta köyü
varmış, ne taraf kardeş?” tadında yolu soruyoruz, buradan aşağı vurun, araba
yolunun bittiği yerde merdivenlerden yukarı çıkın, patikayı takip edin ya da
hatta isterseniz arabayı buraya bırakın, yürüyün aşağıya diyor. Hava belirsiz,
Rafjam’den ayrılır ayrılmaz uyumaya başlayan Serena hâlâ uyuyor, arabayla
gidebildiğimiz kadar gitmek istiyoruz. Aşağıda yolun bittiği yerde bir kısmı
uzun süredir terk edilmiş izlenimi veren 3-5 araba var. Tam tam seslerini iyice
duymaya başladığımız yukarıdaki köyde bizi nelerin beklediği konusunda
merakımız artmaya başlıyor. Gelen geri dönemiyor mu nedir bu ormanda terk
edilmiş arabalar? Sırt çantasına gerekebilecek yedek kıyafet, özellikle Serena
için muz, kuruyemiş tarzı atıştırmalıklar, şemsiye, el feneri vs. dolduruyoruz.
Bir de Serena daha yeni doğduğu günlerde kararsızlığımız sayesinde koca bir
öğleden sonramızı değişik modelleri deneyerek geçirmek zorunda kaldığımız bebek
mağazasından aldığımız kanguruyu alıyoruz yanımıza. Uçağın çıkışında size
verecekler denilmesine rağmen ancak bagajlarla beraber pusete kavuşabildiğim,
dolayısıyla kucağımda uyuklayan bir bebek ve bilumum el bagajıyla havaalanında
kıvrandığım yalnız uçak yolculukları deneyimi sonrasında muhakkak uçakta
çantama tıkıştırdığım kanguruyu uzun süredir kullanmamıştım. Yavaş yavaş gözlerini
açan Serena kanguruyu görünce “ben buna binicem” diye tutturdu. Merdivenler
bitince inme sözü alarak soktuk artık iyice küçülen kangurunun içine. Tamam ben
bir yandan dakika başı emen Serena’yla cebelleşirken Jerome’un da kanguru
çeşitleriyle süren cebelleşmesi sonucunda en yüksek kiloya kadar taşıyabilenini
almıştık. İyi bu zımbırtı teknik olarak 18 kiloya kadar taşıyor da peki biz o
kanguruyu taşıyabiliyor muyuz? Dik merdivenler, hafif çiseleyen yağmurun
ardından açan yakıcı güneş sayesinde sırtımızdan damlayan terlerle
merdivenlerin sonuna geldi. Zar zor Serena’yı ikna edip, dar patikadan
manzaraya hayran hayran bakarak tırmanmaya devam ederken tam tam seslerinin
yaklaşması bize umut veriyordu. Yokuşun sonunda yeşil ahşap kapıya gelmeden
fotoğrafların olduğu bir panonun önünde fotoğraf çekilme teklifime fotoğraflara
daha dikkatli bakan Jerome dudak büktü, baksana silahlar var fotoğraflarda
diyerek. Rastalarla silahın ne ilgisi var ile başlayan sorularımız gün ilerledikçe
çoğalmaya devam edecekti.
İşte "School of Vision" rasta köyüne varmadan son merdivenler... |
Girişteki ahşap kulübeyi bilet gişesine
benzeten ben buranın otantikliği konusunda iyice şüpheye düşmeye başlamışken,
ilerden başı türbanlı bir kadın gülümseyerek bize yanaştı. Köyde geçirdiğimiz
süre boyunca bize mihmandarlık eden Beverly yarım saat sonra öğle yemeği için
törene ara vereceklerini, araya kadar içeri girebileceğimizi ama tapınağa
girmek istiyorsak, benim saçımı ve bacaklarımı örtmem gerektiğini söyleyip bana
kırmızı-yeşil-sarı-siyah rasta renklerinden bir bere ve belime dolamam için de
bir pareo veriyor. Herkes gibi ayakkabılarımızı çıkarıp sarı-kırmızı-yeşil
ahşap çokgen tapınağa giriyoruz, yerler toprak, ortamı garipseyip, çoraplarını
da çıkarmak istemeyen Serena kucağımdan inmiyor.
Rastafari tapınağında kanguru misali ayin |
Etçi değil “ot”çu olmaları,
saçlarını kesmemeleri ve müzikle olan yakın ilişkileri dışında rastalar hakkındaki
cehaletimle yüzleşip etrafı inceliyorum merakla. Kadınların hatta kız
çocuklarının bile saçları, kolları, bacakları kapalı, bir grup erkek
perküsyonlarla ritim tutarken, birtakım ezgiler mırıldanıyorlar, diğer oturan
erkeklerin çoğu ganja (Jamaika’da
marihuananın adı ganja) tüttürüyor,
çocuklar etrafta dolanıyor. Ayin sırasında genelde kadınlar ve erkekler ayrı oturuyor.
Ayinin sonunda çocuklar da dahil herkes yanmakta
olan ateşe doğru diz çöküp, ellerini işaret parmakları ve baş parmakları ile
bir üçgen oluşturacak şekilde birleştiriyorlar, içlerinden biri “Jah” deyince
hep bir ağızdan “Rastafari” diye bağırıyorlar.
Çıkışta biz biraz daha içeride
kalıp etraftaki resimleri yazıları inceliyoruz. Her yerde Haile Selassie I’nin
fotoğrafları var. Başka yerlerde de fotoğrafını gördüğüm Selassie hakkında
Lonely Planet’ta bir şeyler okuduğumu hatırlıyorum. Gerek Rastalarla
sohbetlerde ve aslolarak da eve dönüp biraz araştırdığımda Etiyopya’nın 1930-74
yılları arasındaki imparatoru Haile Selassie I’in onun tahta çıktıktan sonraki
ismi olduğunu, Rastafari hareketinin de asıl ismi olan Ras (prens anlamındaki unvan) Tafari’nin
(saygı duyulan kişi) adını ondan aldığını öğreniyorum. Dışarı çıkınca onlar dağıtılan
sandviçlerden ve birer dilim karpuzdan oluşan öğle yemeklerini yerken biz de Beverly’i
takip edip köyün tek bakkalı olan dükkândan hindistan cevizinden yapılan hafif
tatlı ve inanılmaz doyurucu rasta kurabiyelerinin tadına bakıyoruz. Bir yandan
ortama yavaş yavaş adapte olan Serena etrafta koşuştururken bir taraftan
Beverly ve diğer Rastalarla sohbet ediyoruz. Yaklaşık 40 kişinin yaşadığı “School
of Vision” adındaki bu Rasta köyünde, geçimlerini ektikleri ürünlerden elde
ediyorlar, ürünleri pazara götüren rahip (uzun saçları ile bildiğimiz rahip
görüntüsünden hayli farklı bu rahip o gün hasta olduğu için ayine katılamamış,
biz dışarı birkaç dakikalığına görüyoruz onu) eline geçen parayla orada
yetiştiremedikleri ürünleri satın alıp dağıtıyormuş. Daha sonra Beverly’nin kocası olduğunu
öğrendiğimiz yaşça daha genç Rasta’ya “Rasta doğulur mu Rasta olunur mu?”
minvalinde bir soru soruyorum, onun rasta olma hikâyesini de merak ederek, bana
gıdalara yerleştirilen mikroçiplerden bahsediyor, işte bu yüzden biz kendi
tarımımızı yapıyoruz diyor. Sonra anlatmaya devam ediyor, eğer gerçekten merak
ettiğini anlarlarsa saatlerce anlatabilir Rastalar gerçek İsa meselesini. Eğer
yabancılarla konuşmaya alışık olmayan bir Jamaikalıyla konuşuyorsanız,
İngilizce bilip anlaşacağınızı sanmayın, çünkü Jamaika ingilizcesi aslında bir patois (patua) yani İngilizce
kelimelerle yerel dilin bir karışımı. Gerek konuya yabancılık gerekse patois etkisi ile uzun süre neden
bahsettiklerini anlamakta zorlanıyorsunuz. Mikro biyoçipler, kara tenli İsa, Jesus değil, Jasos dedikçe onlar, sen
ellerinden eksik etmedikleri ganja’nın etkisiyle uçuyor adamlar diye düşünmeden
edemiyorsun. Ama dillerinden düşürmedikleri hikayenin özü Mesih’in aslında kara
tenli olduğu ve Hıristiyanlığın beyaz Batılı anlatı tarafından çarpıtıldığı. Genel bir
–izm ya da dinden öte bir yaşam felsefesi olarak kendini ortaya koymayı tercih eden
rastaları tek bir çatıda toplamak da bu anlamda zor. Ama genel olarak Hıristiyanlık
ve Musevilik etkisi açık, zira bolca ganja içtikleri ayinlerinde yüksek sesle İncil’den
bölümler de okuyorlar. Ama sadece belli bölümlerini ve kendi yorumları ile. Yani
aslında Afrika’dan köle olarak Karayiplere getirilen siyahilerin Hristiyanlığı
kendi kültürleri ile yorumladıkları bir özgürleşme
felsefesi. Jamaika’da siyahi milliyetçiliğin en önemli ismi Marcus Garvey’nin 1900’lü
yılların başlarında Afrika’da başa gelecek bir siyahi kralın Mesih olduğu yönündeki
kehanetinin Etiyopya’da Haile Selassie I'nin kral
olmasıyla gerçekleştiğine inanıyorlar. Bu anlamda dünyaya ikinci kez gelen Mesih
Haile Selassie
I kutsal bir figür. Sohbetin bir yerinde peki senin ülkende mesihi nasıl
biliyorsunuz diye soruyor biri. "Benim ülkeyi ne sen sor ne ben anlatayım, için
daralır boşver” demek istiyorum, kısaca "bizimkiler Müslüman" deyip kapatıyorum,
hiç anlatasım yok, dinlemek yetiyor bana bugün.
Resim yazısı ekle |
Her topluluktan topluluğa ve hatta her
rastadan rastaya değişse de kimi belli kuralları var, mesela Ital (vital'den gelme bir sözcük) gıda yiyorlar,
yani doğal, vücut için sağlıklı besleniyorlar. Kırmızı et, işlenmiş
endüstriyel ürünler ve kimi zaman süt ürünleri tüketmiyorlar. Onun dışında
kimileri tavuk da yemiyor ama genelde balık yiyorlar.
Ben evliliğe karşı
olduklarını duymuştum ama konuştuğum rastalar isteyen kişinin evlenebileceğini anlattılar.
Peki ya kurallar, kurallara uymayanlar diye soruyorum. Esas olarak her insanın doğruyu
kendi içinde bulmasına inanıyorlar ama bir problem olduğunda toplantılarında bunu
konuşuyorlar ve sonrasında o kişiye “ateş” diyerek ceza veriyorlar. "Ne cezası
peki?" “İşte ateş diyoruz, o kadar yani o kişinin bu hata üzerine düşünmesini
sağlıyoruz”. Acayip hoşuma gidiyor bu yöntem. İçe dönmek önemli rasta
kültüründe. Jamaika’daki genel yüksek perdeden konuşmalar, şakalaşmalar rasta
köyünde pek yok. Artık ganja kafası mı yoksa ayinin verdiği huşudan
mı, iki ayin arasındaki öğle arasında kimileri kendi kendine oturup düşünüyor, kimileri ise küçük
gruplar halinde küçük sesleriyle konuşuyor, çocuklar bile daha sessiz sakin.
Ortalıkta
en hareketli varlık yine bizim Serena. Bir ara birisi elinde koca bir poşet
mango ile geliyor, biz de dahil herkese mango dağıtıyor. Biraz sonra Serena’yı
tuvalete götürürken mihmandar ot içip içmediğimi soruyor ve "ben içemiyorum,
kötü oluyorum ama sigara içiyorum bulursam, sizde var mı" diye soruyor. Rastalar
genelde alkol tüketmedikleri gibi sigara da içmiyorlar, hatta bir tür yasak. “Yanımda
yok eşimden alıp veririm istersen” diyorum şaşkın bir halde. “Aman başkaları
bilmiyor göstermeden ver” diye de ekliyor. yengeye suç ortağı olmaktan şimdi de beni ayinin orta yerinde oturtup "fire" derlerse ben de onlara "more fire more fire" diye cevap veririm artık diyorum içimden. (Partilerle romlar devrilip kafalar kıyak oldu mu bir de güzel bir şarkı çalıyorsa hemen çakmakları çıkarıp, "more fire more fire" diye bağırma adeti var da)
Çocuklarla İncil |
Neyse tapınağa geri döndüğümüzde bir
köşede çocuklarla İncil okuyor bir yetişkin kadın. Biraz onları seyredip biraz
sohbet ediyoruz. 50-60 yaşlarında görece beyaz tenli bir adam Türkiye’den geldiğimi
öğrenince “Benim kızım Türkle evli, orada yaşıyorlar” diyor. Aslında İngilizmiş
ama yıllar önce buraya yerleşmiş, rasta köyünde yaşıyormuş. İngilizcesini daha
iyi anladığım, hem de dışarıdan bir gözle de beni yanıtlayacak birini bulmaktan
memnun telefonunu alıyorum, kafamda o kadar çok soru var ki… Bir öğleden
sonrada hepsine cevap bulmak mümkün değil. Ama akşam kalacağımız zirveye yakın
pansiyona varmak için yol uzun ve engebeli. Rastaların sakinlikleri,
hoş sohbetleri ve davullar eşliğindeki ritimler o kadar davetkâr ki hiç gidesimiz
yok, tam Serena da ortama alışmışken. Hele de pansiyon olarak kullanılan bir
evin olduğunu da öğrenince geceyi burada mı geçirsek mi diye düşünmüyor değiliz. Bir
daha muhakkak gelip kalacağız diye söz verip sıkı sıkı sarılarak ayrılıyoruz
kafada binlerce soru işareti ile rasta köyünden.
Dönüşte o köşedeki renkli barda
sigara-alkol-muz cipsi molası veriyoruz, bizim rastalık da bu kadar anlayacağınız,
hayatında ilk kez şam fıstığı yiyen sevimli bar sahibiyle şam fıstıklarımızı da
paylaştıktan sonra 3 saate yakın sürecek yola koyuluyoruz. Yol kayda değer
ölçüde engebeli, düşündüğümüzden de uzun sürüyor. Zirveden önceki araba yolunun
son noktasındaki Whitfield Pansiyonuna ulaşmadan önceki son yerleşimde kocaman
ses sistemlerini kurulduğunu görüyoruz. Jamaika’da yol üstünde en ucra köşelerde
her erde karşınıza bir parti çıkmasına alışmışız ama bunu da beklemiyoruz, evet
bu parti ve o kocaman ses sistemlerinden gelen müzik sabahın altısına kadar
sürüyor. Jamaika’nın en yüksek zirvesindeyiz neredeyse, in cin top oynuyor,
biraz ileride ateş böcekleri ve göğü donatan yıldızlardan başka ışık yok ve sabah kadar süren
bas sesi ile yorgunluğumuza rağmen sık sık uyanıyoruz. Kafa dinlemeye gelmişiz,
peki kızıyor muyuz? Yooo, Jamaika’da bir yerlerden müzik sesi gelmezse garip
hissediyor insan kendini. Hem bu kadar güzel bir doğada sinirleri alınıyor
adeta, hoşgörü gurusu kesiliyor insan. Karanlıkla birilikte ulaştığımız Whitfield
Cottage 18. yüzyıldan kalma bir kırevi, elektrik yok, su da sadece iplik gibi akıyor,
o da sadece ortak kullanılan banyodaki küvetin musluğundan. Evin sahibi ve işletmecisi 70’li yaşlarında
beyaz bir Jamaikalı, paskalya tatili olduğundan kızı, damadı, torunu ve onların
arkadaşları da orada kalıyorlar. Biz vardığımızda yemeklerini yemişler, şömine
başı muhabbeti yapıyorlar. Jamaika’da da şömine görecekmişiz demek diye şaşırıp
bir yandan ev sahibinden evin hikâyesini dinleyip bir yandan da bizim için
hazırladıkları Jamaika’nın geleneksel barbunyalı pilavı ile tavuktan yiyoruz. Serena’nın
etraftaki çocuklara rağmen dayanacak hali kalmıyor, iki ranzadan oluşan odada bir süre kim nerede
nasıl yatacak muhabbeti ve ilke kez ranzalı odada yatacak Serena'ının bütün yatakları teker teker denemesi sonrasında derin
bir uykuya dalıyoruz… ta ki uzaklardan gelen müziğin basları bizi uyandırana
kadar.