4 Haziran 2014 Çarşamba

Soma’nın ardından -2 İleri SOMA-TOMA “Demokrasi”sinden kendi demokrasimize…*

“Biraz hayal kurmak tehlikeliyse, bunun çözümü daha az hayal kurmak değil, daha fazla ve her zaman hayal kurmaktır.” Marcel Proust



Birileri yerin kaç kat altında nefessiz kalırken, iş cinayetlerinde daha nice işçi emekçi göz göre göre sakat kalıp ölürken, 14 yaşında çocuklar ekmek alırken, gençler meydanlarda, sokaklarda gaz kapsülleriyle öldürülürken, sınır kapılarında analar çocuklarının gözleri önünde silahlarla taranırken, bir sigara parasına kilometrelerce yol tepenlere çocuk genç demeden bombalar yağdırılırken, kadınlar tecavüz ve namus cinayeti kıskacında sıkışıp kalmışken, tüm bu olanlar karşısında diğerlerinin yavaş yavaş ruh ölümleri gerçekleşirken geçen Haziran’daki iktidara karşı mizah ve neşe gücümüzü kaybetmeye başlamışken, hayalden başka tutunma gücü kalmıyor bazen insanın. Tüm bu vahşet niye? Öz gücümüzü, kapasitelerimizi, arzularımızı gerçekleştirmek için gelmedik mi bu fani dünyaya? 
Bir hayalim var. Soma katliamının haberini binlerce kilometre öteden aldığım gece herkes gibi uyku tutmadı düşündüm durdum, gündemi takip eden ortalama bir Fransız eşimin “Şirket sahibi başbakanın tanıdığıymış, değil mi” sorusu ile başlayan sohbetin “Peki kim çıkaracak bu kömürü?” ile devam eden saatlerinde… Bir kere çevreye, insana bu kadar zararlı bu kömürün çıkartılması şart mı? Yenilenebilir enerji kaynakları ne güne duruyor? Hem ortadan kâr hırsını kaldırdık mı bu kadar fazla üretime ne gerek var? Reklamlar, tüketim çılgınlığı, AVM tipi ambalajlı hayatlar, lüks sitelerin gece gündüz yanan ışıklandırmaları, tüm bunlar olmadığında zaten bu kadar çok termik santrala, nükleer santrala, kömür madenine, HES’lere ihtiyacımız olur mu gerçekten?
Elime sihirli bir değnek alıp bir anda kimsenin, özel şirketin ya da devletin, artı-değer üretme kaygısının olmadığı bir dünya hayal ediyorum. Mutluluk nedir diye soruyorum kendime, insanın kendi yeteneklerini hayata geçirerek, arzu ettiği işi, para gibi başka bir dolayım aracı olmadan yapması diyor içimden bir ses. E hadi o zaman mesela birisi kek-pasta pişirmeyi seviyorsa onu yapsın, bir başkası duvar boyamayı seviyorsa onu, eminim birileri balık tutmaktan hoşlanırken, birileri de tamir işlerini yapmaktan zevk alacaktır. Birkaç yıl evvel okuduğum bir gazete haberini hatırlıyorum; belli ki benim gibi düşünen birileri böylesi bir ağ kurmuşlar, mesela ev toplamaktan hoşlanan biri başka birilerinin evlerini toplamaya gidiyor, gittiği saat karşılığı da o ağa üye birilerinden istediği hizmeti, malı alıyor. Örneğin elektrik işlerinden anlayan ve seven birisi gelip onun evinin elektrik işlerini yapıyor.
Küçükken matematik öğretmeni olan annemin, piyano öğretmeni aile dostumuzun çocuklarına matematik çalıştırması sayesinde (ben pek değerini bilemesem de) ablamla beraber piyano çalmayı öğrenmiştik. Müziğin değeri gibi bu karşılıklı dayanışmanın değerini de yıllar geçtikçe daha da iyi anladığımı anlattım Jérôme’a, ama oldukça somut ve pratik sonuçları seven Jérôme “peki mesela İsviçre’de o çok pahalı saatleri üretenler ne olacak?” diye sorunca önce “ne gerek var pahalı saatlere?” diyecek oluyorum ama yoo güzel ve mükemmel işleyen saatler üretmeyi sevenler yine üretsinler, çalıştıkları süre karşılığı da ortak havuzdan istedikleri hizmeti, ürünü alsınlar.  “Peki ya binlerce dolara satılan ama aslında 2 saatte yapılıveren bir sanat eseri?” diye soruyor bu sefer. Evet, sanat belki de ölçüsü en zor ürün, ama zaten mesele de bu değil mi? Niye ölçmeye, paha biçmeye çalışıyoruz? Hayat, senin, benim, ölümlerin en beteriyle ölüp giden madencinin hayatı ölçülür mü ki? Roman yazmayı seven yazsın, resim yapmayı seven yapsın, bak arada satış mantığı olmayınca çok daha güzel işler çıkacak göreceğiz. İsteyen o resimleri “alsın” ya da resim yapmayı seven kişi resim yapmayı öğrenmek isteyenlere ders versin  (yani ortadan para kalktığı için simgesel bir alış olacak bu, sanatçının hanesinde o resim için harcadığı zaman kadar bir hizmet ya da ürün alma hakkı olacak) Hem zaten bir köşede sermaye biriktirme derdindeki şirketler, patronlar, siyasetçiler aradan çekildiğinden, aşırı tüketim mantığı yok olduğundan kaynaklar da insanlığa rahat rahat yetecek. 

Hele bir 2,5 yaşında çocuk psikolojisinden çıksa insanlık ve sahip olduklarıyla değil de severek yarattıklarıyla mutluluğu yakalasa. “Ben” derken aslında bütün bir evreni kapsayan bir “BİZ”i solusa, yalnızlaştırılmış, gelecek güvencesizliği, aç kalma korkusu içinde kenara bir şeyler biriktirmekle değil o anda yaptığı her ne ise onu yaşasa. Bunun örgütlenmesi ilk başta zor gibi görünse de aslında teknolojinin ve genel zekânın geldiği bu evrede eminim bilgisayar programcıları müthiş bir program hazırlayabilirler bu severek yapılan işler havuzu için. Sonra bunun organizasyonu, çıkan sorunlar vs. hep beraber doğrudan karar alma süreçleri ile sağlansa. Nezaketle, güvenle, saygıyla ortak yaratılan bir güzelliği yaşamak adına… İnsanlık tarihi bunun örneklerini biliyor: Paris Komünü, Zapatistalar, Brezilya’da Topraksız Köylü Hareketi, Gezi Parkı’nda paranın ortadan kalktığı ortak yaşam deneyimi, forumlar… Hele bir devletin şiddeti ve baskısı ile uğraşmak zorunda kalmadan kurucu gücümüzü tanıyabilsek, neler neler olur… Benim hayalim bu ve yalnız olmadığımı biliyorum. Bunca acı, bunca utanç, bunca sefalet, bunca haksızlık, karşısında hayallerimize, umutlarımıza sarılmazsak pek yakında hepimizin nefessiz kalacağını bildiğim gibi…
 

*Uzuncorap.com sitesindeki yazım (http://uzuncorap.com/2014/05/29/soma%E2%80%99nin-ardindan-2ileri-soma-toma-%E2%80%9Cdemokrasi%E2%80%9Dsinden-kendi-demokrasimize%E2%80%A6/)

Gücün, paranın, şiddetin olmadığı yerde eşitiz

birlikte üretiyor



birlikte yiyor

birlikte pişiriyor





birlikte dans ediyor
şarkı söylüyor



özgürce nefes alıyoruz...

Soma’nın ardından -1: Kapitalizmin fıtratı ya da başbakanın terrible two sendromu*

Birkaç ay içinde 3 yaşına basacak kızımın bir süredir beni en deli eden davranışı sinirlendiğinde nasıl ifade edeceğini bilemeyip bazen bana, babasına ya da bir arkadaşına vurmaya kalkışması, bir de eve başka çocuklar geldiğinde hele de sevdiği bir eşyasına dokunurlarsa bu benim diye bağırıp ellerinden çekip alması. Elbette etrafında üç dilin döndüğü bir yaşamı var ve şu anda aslında en hakim olduğu Türkçeyi sadece ben konuşuyorum etrafında, derdini sözsel ifade edemeyip fiziksel davranışa yönelmesinin de, anneden bağımsızlaşarak kendine ait bir benliğinin oluştuğu bir dönemde eşyalarıyla bize aşırı görünen bir özdeşlik kurmasının da gelişimsel bir aşama olduğunu kabul edip sakinlikle baş etmek gerekiyor.
Ama özellikle Türkiye’de yaşanan bu inanılmaz trajik olayları düşündüğümde bu iki mevzuda daha da hassaslaşıyorum. Elbette evveliyatı var ama özellikle son bir yılda geometrik artış gösteren, her seferinde “Susma! Sustukça sıra sana gelecek” sloganını beynimize kazıyacak şekilde toplumun değişik kesimlerine yönelen şiddet ve başımıza gelen bütün bu rezaletlerin asli sebebi olan özel mülkiyet hırsının küçük nüvelerini bu minicik bedende gözlemleyince, hele de zaten yaşananlar karşısında bitap olmuş sinirlerine insan zor hakim oluyor. Bu ufaklıklar büyüyünce geçiş dönemine özgü hallerin unutulacağını biliyorum da koca koca adamların (ve bazen de kadınların) iki buçuk yaşındaki çocuk davranışları içinde kala kalmalarını nasıl açıklayacağız, kendimize ve daha da beteri şimdi bebek olan çocuklarımıza? Bu park benim, AVM de yaparım, kışla da yaparım, canım isteyince halka açar, istemeyince kaparım, kadınların bedeni benim, doğurup doğurmayacağına, doğuracağı çocuk sayısına, nasıl doğuracağına da ben karar veririm, bu gar benim ister otel yaparım ister iş merkezi, özgürce akan nehirler de benim, önlerine set çeker HES yaparım, bu maden benim ister kömürün tonunu 140 dolara çıkarırım ister 23,8 dolara, çalışan işçiler de benim ister karın tokluğuna çalıştırırım, ister içten içe yanan madene göz göre göre ölüme gönderirim… 

Penguen çizeri Cem Dinlenmiş'in çizimi

Tarımı, hayvancılığı yok et, halkı mülksüzleştir, borçlandır, günde 40 lira yevmiyeye yerin kaç kat altına mahkum et, taşeronlaştır, başkanını kendinin seçtirdiğin sözde bir sendika olsun, iş güvenliği diye bir mefhumu ortadan kaldır, nerdeyse tüm dünyanın imzaladığı ILO’nun 176 sayılı sözleşmesini imzalamayan Afganistan ve Pakistan’daki maden işçileriyle aynı koşullarda çalıştır işçileri, polislere gani gani dağıttığın gaz maskelerinin küflüsünü, bozuğunu ver maden işçisine,  bırak yaşam odasını acil bir durumda yönlendirme yapılmasının olmazsa olmazı üç kuruşluk hoparlör sisteminden, gaz detektöründen bile tasarruf etmeye çalış, önlem alma, yeter ki bant durmasın, daha fazla rekolte, daha fazla kâr, daha fazla rezidans için doğru düzgün eğitim vermeden işçileri köle gibi çalıştır, tek kurtarma planın kendini, şirketini, partini ve iktidarını kurtarmaya yönelik olsun, ölüleri yaralıymış gibi solunum cihazı takıp madenden çıkartmaları için doktorlara talimat ver, korku filminde olsa bakmaya cesaret edemeyeceğimiz sahnelerde öldürdüğün yetmiyormuş gibi bir de ölüsüne, yasına saygı duyma, gerçek rakamları sakla, isimleri açıklama, başbakanı korumaya çalışan polis, asker ve korumalara, onların şiddetine değil yardım edecek ekibe ihtiyaç varken, insanlar çocuklarını, kocalarını, nişanlılarını, karınlarındaki bebeklerin babalarını ararken üstlerine biber gazı, su sık, yetmedi danışmanın bir yandan sen bir yandan yumruk at tekme at, sonra herkesin gördüğünü, bildiğini yok say, korkutarak, tehdit ederek ifadelerini değiştir, yaşadığı acı yetmezmiş gibi bir de geride kalan çoluğuna çocuğuna nasıl bakacağım derdiyle zaten gelecek kaygısı içindeki insanları gözün görmediği kulağın duymadığı yerlerde tazminatını vermeme tehdidiyle korkut, diğerlerini ocak kapanır işsiz kalırsınız diyerek sindir, koca bir ilçeye fiilen OHAL uygula, şu zor zamanlarda insanların kırılgan halinden faydalanıp cübbeli hacı hoca takımını sal aralarına ki kaderlerine daha kolay boyun eğsinler, isyan etmesinler, dünyalarını, üç duayla, umre mükafatlarıyla daralt ki görmesin gözleri sömürünün gerçek yüzünü, onlar dışında bölgeye tanıklık etmek, gözlem yapmak, destek olmak için gelen avukatları, öğrencileri yaka paça işkence ederek gözaltına al, onları savunmaya gelenleri de gözaltı repertuvarına ekle, dolaylı/dolaysız hâlâ kesin rakamdan emin olamadığımız bu katliamın sorumlusu lacivert takım elbiselileri koruyacağım diye kör topal ilerleyen çalışmaları durdur… Saymakla bitmiyor ki, ne bu vahşi düzenin yıktığı ocakları, anasız, babasız, çocuksuz bıraktığı evlere, ne de sonrasında muktedirlerin mesuliyet kabul etmek şöyle dursun bir de suçluyken güçlü hale geçme pişkinliklerine tahammülümüz kalmadı.
Ortalama bir algı ve zeka düzeyine sahip herkesin anlayabileceği bir şey, bir ton kömürün maliyeti bir yerlerden kısmadan 130- 140 dolardan nasıl 23,8 dolara düşürülür? Alp Gürkan’ın elinde sihirli bir değnek olmadığına göre, işçinin ücretinden, iş güvenliğinden kısarak elde etti bu düşüşü.  Madende güvenlikçi olarak çalışan bir madenci çok güzel özetliyor: “içeride bir şeyler döndü”, evet kurtarma sırasında bir şeyler döndüğü gibi öncesinde ve bu noktaya gelinmeden döndü asıl bir şeyler. Basit kural: kapitalizm artı-değer yarattığı oranda varlığını sürdürebilir. Aslında Başbakan başka bir açıdan doğru söylüyordu, bu işin fıtratında bu var. 150 yıl önce sakallı bunu uzun uzun inceledi, kapitalist ekonominin ana ilkesi olan emek-değer yasasına göre toplumun temelini canlı emek gücü (bu olayda madenci) oluşturur. Canlı emek gücünün gerekli ürünün ötesinde, fazla üretim yaptırılıp artı- değerine el konularak sermayedar da sermayesine sermaye katmaktadır.  Bugün neoliberalizm altında işleyişte kimi değişiklikler olsa da meselenin özü değişmemiştir, asıl değeri yaratan canlı emek gücü işi sevip sevmemesinden bağımsız, fabrikaya, madene, şirkete, karnını doyurabilecek kadar ücret nereden eline geçebilecekse oraya mahkûm edilecek, yoksullar bedava dağıtılan kömüre mahkûm edilecek, insanlar patronların elindeki “kaderlerine”  mahkûm edilecek ki bu çark dönsün… Bu katliamın özetini röportaj yapılan bir maden işçisi söylemiş: "bu olayın sorumlusu zenginler, patronlar... Sırf zengin daha fazla kazanması için bu insanları kurban ettiler"… Evet, kapitalist ekonominin bugünkü neoliberal işleyişinde ve özellikle AKP iktidarı sırasında had safhasına varan muhafazakârlık ve cemaatçiliğin acı sosuna bulanmış, eş-dost kayırmacı versiyonunda işçi ölümleri de, kadın cinayetleri de, doğa katliamları da, savaş da bu işin fıtratında var.

*Uzuncorap. com sitesinde yayınlanan yazım (http://uzuncorap.com/2014/05/27/soma%E2%80%99nin-ardindan-1-kapitalizmin-fitrati-ya-da-basbakanin-terrible-two-sendromu/)