8 Mayıs 2014 Perşembe

Mavi Dağlarda Paskalya Tatili

     1. Gün (Yol halleri)
Daha Jamaika’ya adımımızı attığımız ilk haftadan beri gitmeye niyetlendiğimiz Jamaika’nın dağlık bölgesi Blue Mountain’a sonunda gidebildik. Aslında 22-23 Şubat’ta Blue Mountain Müzik Festivali sırasında gitmeyi düşünmüş, sonra da Jamaika’ya geleli iki hafta olduğundan hiçbir rezervasyon yapmadan hazırlıksız gidip 2,5 yaşında bir çocukla orada sefil olmayı gözümüz yememişti. Şimdi gezip gördükten sonra gel de pişman olma, o şahane doğada konser eminim çok etkileyicidir, neyse seneye diyelim…
Yola çıkmadan bir gece önce Jérôme’un iş arkadaşlarıyla Paskalya yemeği vardı Half Moon otelde (Burayı özellikle belirtiyorum çünkü gezinin sonu bir şekilde buraya bağlanacak, kemerlerinizi bağlayın). Etrafta benim karışımdan daha büyük topuklularla yabancı turistlerin dolaştığı bol yıldızlı bir otel olan Half Moon, deniz kenarında kolonyal bir yapı. Ancak denizin çok yakınında yapıldığından bina rüzgârı kesiyor, yemek boyunca sırtımızdan damlayan terler yetmiyormuş gibi Serena da arkadaşlarını bulunca her zamanki gibi ayakkabılarını bir köşeye fırlatıp koşturdu durdu, doğru düzgün yemek de yemedi. Oysa çocuklar için boylarına uygun, kırılmaz tabak çanak kullanılan bir açık büfe bile vardı bu lüks otelde. Koşturmaktan biraz yorulunca çocuklar kumsalı keşfedip saatlerce kumlardan yemekler, oyunlar icat edip durdular. Ayrılma vakti geldiğinde grubun bir kısmı (tabi çocuksuz olanlar) Doctor’s Cave’e gitmeyi teklif ettiler. Serena’ya bara mı gidelim eve mi dönelim diye sorunca bara gidelim diye atıldı kuzucuk, bar onun için çocukların etrafta koştuğu, kumların falan olduğu eğlenceli bir yer sanırsam. Gündüzleri plaj akşamları da bar hizmeti veren Doctor’s Cave Beach’i merak ediyordum zaten, bu yorgunlukla yolda zaten Serena uyuyakalır biz de onu pusetine koyar birer kadeh bir şey içeriz diye düşündüm. Mekânın çok gürültülü olması durumunda, B planı olarak birkaç hafta önce bir arkadaşın doğum gününde olduğu gibi Jérôme Serenayla eve döner ben de daha sonra ev tarafına giden arkadaşlardan biriyle geri dönerim diye düşündüm. Gel gör ki C planı doğalında gelişti. Varana kadar arabada uyuyan Serena pusete alırken “geldik mi” diye gözlerini açtı. Neyse pusette bir süre sonra uyur herhalde diye umut ederek girdik mekâna. Açık hava olmasına rağmen, ara ara etraftan gelen marihuana kokuları ve Jamaikalılar için alçak ama bizim için yüksek volümdeki müziğe rağmen kalmaya inat ettik. Bir süre kucağımdan inmeyen Serena’yı kumsala doğru bir yerde kucağımda pışpışlayarak uyutmayı becerip zafer kazanmış anne edasıyla onu tekrar pusetine koyar koymaz greyfurt sulu Appleton (Jamaika’nın geleneksel içkisi romun en yaygın markası, Rom yerine Appleton demek yetiyor) bardağını kafama dikmem bir oldu. Tam müziğin ritmine kendimizi kaptırıp bir iki dans edelim derken, uzun süredir burada çalışan Jérôme’un arkadaşlarından birinin eşi yanımıza geldi, çocuğun kimin olduğunu merak eden bar sahibini tanımıyormuş. Meğer 18 yaş üstü kuralı burada da geçerliymiş, patron “burada uyuşturucu var, seks var, polis gelse bize ceza kesebilir” demiş. “Aman neyse yarın sabah erken yola çıkacağız zaten, alın barınızı başınıza çalın hıh!” deyip arkamızı dönüp çıktık. Çıkarken de içimden geceleri Serena’yı bırakabileceğimiz bir çözüm bulmalıyız diye söylenip durdum. Neyse böyle hareketli bir gecenin sonunda uykusunda birkaç sefer öksüren Serena toplamda yedi saati bulan yolun büyük kısmında da uyudu. Biraz hastalık kokusu aldığımdan nezle grip gibi durumlarda faydasına inandığım meşhur homeopatik Oscillococcinum’dan verdim yol boyunca.
 
Montego Bay’den Blue Mountain’a varmak için önce düz otobanda 2-3 saat doğuya gittikten sonra güneye doğru direksiyon kırıp dağlık, bol virajlı, uçurumlu bir yoldan ilerliyorsunuz.  Bu arada otoban dediğime bakmayın, en fazla 80 km olan hız limiti, çoğu yerde yerleşim bölgelerinden geçildiğinden 50’ye düşüyor. Tabelalar da düzgün konulmadığından zaman zaman hız sınırının kaç olduğunu sezgilerinizle tahmin etmeniz gerekiyor, bu da radarlarıyla konuşlanmış polisler için mükemmel fırsat. Bu tuzağa biz de düştük. Daha önce Fas’ta da başımıza gelen bu uygulamayı çok saçma bulduğumu söylememe gerek yok sanırım. Doğru düzgün tabela koyma sonra da milletten para iste. Neyse ki yine şeytan tüyü taşıyan Jérôme’un sayesinde Fas’ta da olduğu gibi bir şekilde ceza ödemeden yırttık. Polis çevirmelerinden yırtma konusunda şeytan tüyü taşıyan babamın bir dünya konuşarak yıldırma taktiğinin aksine Jérôme’un taktiği de olabildiğince sakin ve soru sormadan durmak, her ne hikmetse ikisi de bu konuda pek başarılı, ben muhatap olsam kesin en yüksek cezayı öder, hatta geceyi de en yakın polis karakolunda geçiririz, üniformalılarla yıldızım barışamadı, sevmiyorum, onlar da beni sevmiyor. Nokta.
Neyse dağlık yola girdikçe coğrafya ile beraber iklim de bitki örtüsü de değişiyor nispeten. Nemli, insanı yapış yapış eden sıcağın yerini, hafif bir esinti ve bol oksijen alıyor. Saat de ilerlediğinden güneş yüksek dağların ardında kalıyor. İlk gece kalacağımız Rafjam’e 1-2 saat kala The Gap Cafe’de durup biraz mola verelim diyoruz. Jérôme daha önce Jamaika’da çalıştığından biliyor bu civarları ve buranın güzel manzarası olduğunu söylüyor. Hoş, bu mavi sıradağlarda istisna güzel manzara değil, güzel olmayan manzara. . Deniz seviyesinden yaklaşık 1300 metrede, beyazlı dekorasyonuyla, gerçekten büyüleyici manzarasıyla hoş bir mekân The Gap.

Kanepe diye tutturmadan biraz önce The Gap'de ahududu ziyafeti 
 O sırada Serena’nın ateşinin ve öksürüğünün arttığını fark edip, Calpol veriyorum. Şu çocuk şuruplarını bu kadar aromalı yapmasalar diyorum içimden, yine bizimki pek memnun, bayılıyor ilaç verilmesine, hayır hasta olmak iyi bir şey, şurup da ödül zannediyor zavallıcık. Jamaika’da genelde ateş durumunda “Fever Grass” (ateş otu) dedikleri bitkinin çayını yaptıklarını biliyorum. Trevor onda kaldığımız gecenin sabahında kahvaltıda kendi bahçesinden topladığı bol şekerli fever grass çayından ikram edip, faydasından bahsetmişti, Serena da bayılarak içmişti. Genelde lemon grass da denilen bu bitkiye Jamaika’da fever grass diyorlar ateşe, üşütmeye, gribe iyi geldiğinden. Sri Lanka’da kaldığımız evin bahçesinde de vardı ve Shanty’nin annesi “ammaamma” (anneanne) bahçeye kendi yaptığı toprak ocakta pişirdiği leziz yemeklerde sıkça kullanıyordu. Burada poşet çay halinde de bulunabildiğinden belki vardır diye soruyorum, yokmuş ama nane çayı buluyoruz bir de meyve suyu sipariş edip, kuşlar için koydukları suluklardan su içmeye gelen “hummingbird”leri seyre dalıyoruz.


Dikkatli bakın su içmeye gelen minik arıkuşlarını göreceksiniz 
Bu kadar hızlı kanat çırpan bu kadar küçük kuşları hayatımda ilk kez görüyordum yakından. Türkçe’de sinek kuşu ya da arıkuşu denen arıyla kuş arası boyuttaki minnacık kuşlar Jamaika’da hayli yaygınmış, sonradan bizim evin civarında da bolca olduklarını fark ettim. (Çok zengin kuş çeşidine sahip Jamaika'nın kuş gözlemcileri için tam bir cennet olduğunu belirtmeden geçemeyeceğim). Bu arada gözleri iyice kayan Serena “ben yatmak istiyorum” diye tutturmaya başladı, “yatak yok kızım burada, bekle arabada uyursun” desem de “ben gördüm içeride kanepe var yatacağım kanepede” demez mi? Gerçekten de girişte kanepe tarzı bir şey varmış, içeri girer girmez gözüne kestirmiş demek.  Gap Cafe’den hemen önce Blue Mountain Müzik Festivali’nin de gerçekleştiği Holywell Milli Parkı’na burnumuzu sokup burayı gezmeye vaktimiz olmaz hava kararacak diye kapısından geri dönerken kapının önünde müşteri bekleyen ahududu satıcısının ısrarlarına dayanamayıp, bir miktar almıştık. Sanırım hayatında ilk kez ahududu gören Serena Gap Cafe’de resmen koptu ahududulara. Bence insan en çok hastayken dinliyor vücudunun sesini, hiç ses etmedim canı ne isterse yesin, hem tadı ve görünüşü itibariyle pek C vitaminli göründü gözüme taze toplanmış ahududular (yanılmamışım araştırdım C-vitamini deposuymuş). O sırada yağmaya başlayan yağmurdan garson kızın getirdiği şemsiye sayesinde korunarak içeri geçtik, Jérôme’un toparlanmasını beklerken de Serena uzandı kanepesine ben de mekânın dekorasyonunu, duvardaki fotoğrafları incelemeye daldım, bayılıyorum yeni bir yeri, en ufak ayrıntısını incelemeye. Kafeden ayrılırken garson kız beni de götürür müsünüz diyor. Meğer akşam 6’da kapanıyormuş, o kapıyı kilitlerken, kafeye girerken de dışarıda bekleyen bir grup kız daha arabanın arkasına atlıyor. Kendim de zamanında az otostop çekmemiş biri olarak, otostopçu almanın ayrıca hoşuma gittiğini söylememe gerek yok herhalde. Ama Jérôme’ların özellikle olası bir kazada sorumluluk almak istemeyen işyerinin güvenlik kuralları gereği aslında arabaya başka birisini almak yasak. Ama çok fazla toplu taşıma imkânının olmadığı bu bölgede almamak insanları olmaz. Hem Blue Mountain’ın sıkça 4x4 özelliğini kullanmak durumunda kaldığımız engebeli yollarında bizim de işimize geliyor, araba ne kadar ağır olursa araba ve dolayısıyla arkadaki çocuk koltuğunda uyuklayan Serena’nın kafası o kadar az sallanıyor. Pickup’ın arkasındaki kızların neşeli gülüşmeleri eşliğinde Blue Mountain’ın dolambaçlı yollarında yolumuza devam ediyoruz.  Bir barın önüne geldiğimizde cama vuruyorlar, rengârenk boyalı barın orada onları bekleyen bir adam “nereden buldunuz bu maymunları” diye takılıyor bize, kahkahalar arasında vedalaşıyoruz. Adının Bubbles olduğunu daha sonra öğrendiğimiz bu neşeli bar daha sonraki günlerde uğrak noktalarımızdan biri olacakmış o anda bilmiyorduk. Artık hava iyice karardığında internetten fotoğraflarına bakıp hoşumuza giden Rafjam’in tabelasını görüyoruz, anayoldan ayrılan toprak yol ormanın içinden yavaş yavaş aşağıya doğru gidiyor. Tabelaları takip ede ede pansiyonu buluyoruz. (Ben yolun buraya kadar devam etmesine şaşırıyorum ama aslında alışmam gerekecek çünkü Jamaika’da yollar karınca evi gibi, bir yerlerde muhakkak bir ev var ve ona giden yol da ve sonra o yol başka bir yola bağlanıyor ve hayat sürprizlerle devam ediyor…) Ne kadar şahane bir doğanın içinde olduğumuzu tam olarak sabah uyandığımızda idrak edeceğimiz bu pansiyonda her şey ahşap. Bizi odamıza götüren daha önce telefonda konuştuğumuz Susan’a kızımın ateşinin olduğunu ve yemeği bekleyene kadar fever grass çayı yapmalarının mümkün olup olmadığını soruyorum. 
Fever grass bitkisi
Hemen bahçeden otları toplayıp sıcacık çayı getiriyorlar. Biraz çaydan içen Serena’nın yemeği bekleyecek hali yok, “uyumak istiyorum” diye tutturuyor. Hastayken uykunun yemekten daha iyi geldiğini biliyorum, hatta Sri Lanka’da bebekler hastayken anne sütü (ya da biberon) dışında hiçbir şey vermediklerini hatırlıyorum. Biraz uyusun belki acıkınca yer diyerek odada yanına uzanıp uyutuyorum. Balıkların hazır olduğunu Jérôme haber verince yanımızda getirdiğimiz bebek telsizini şarja takıp yemeğe koşuyoruz. Hem çok açız hem de ilk kez dışarıda acı olmayan bir şey bulmanın mutluluğu ile gey olduğu izlenimini veren son derece sevimli ve kibar aşçının hazırladığı akşam yemeğinden küçük bir tabağa Serena için ayırıp geri kalanı silip süpürüyoruz. Bu arada aşçının cinsel kimliğini özellikle vurgulama gereği gördüm çünkü kimi açılardan oldukça maço bir kültüre sahip Jamaika geyler için pek rahat bir ülke değil. LGBT olmak açıkça yasak olmasa da mesela erkeklerin erkeklerle cinsel ilişkiye girmesi durumunda on yıla kadar hapis cezası söz konusu. En homofobik ülkelerden biri olarak tanımlanan Jamaika’da işlenen cinayetlerin bir kısmı maalesef hiçbir yasal hakka sahip olmayan LGBT bireylere yönelik. Dolayısıyla Jamaika’da açıkça cinsel kimliğini yaşayan geylere rastlamak pek mümkün değil, belki de son derece leziz yemekler pişiren bu aşçı arkadaş da bu yüzden dağın başında, gözlerden hayli uzak bu pansiyonda çalışmayı tercih etmiştir. Hem ertesi gün orada bulduğumuz Fransızca Guide Routard’dan öğrendiğimize göre Belçikalı eşi ile beraber bu pansiyonu açan Susan da oldukça açık görüşlü bir işletme sahibi gibi görünüyor. Yemekten sonra bir daha ölçtüğüm Serena’nın ateşi 38,5’u geçiyor, cevabından korktuğum için ne kendime ne de başkasına en yakın hastane ya da doktoru sormuyorum bile. Yanımda yol boyunca ara ara verdiğim yan etkisi olmayan homeopatik ilaç, Calpol ve Türkiye’den gelirken hem kırılmasın hem de yük etmesin diye plastik bir kaba koyduğum daha önce ateşi olduğunda doktorun Calpol’le dönüşümlü verebileceğimi söylediği adını bile hatırlamadığım pembe ilaç dışında bir şey yok. 4 saatte bir mi yoksa 6 saatte bir mi veriliyordu, en son hangisini kaçta vermiştim yol yorgunluğu ile bunların cevaplarını da bilemeden göz kararı veriyorum bir şeyler. Alnına ıslak bez koymak için ne oyunlar yapıyoruz ama yok bizimki nuh diyor peygamber demiyor asla alnına koydurmuyor ıslak bezi, birkaç dakikalığına kolunun eklem yerine koymaya ikna edebiliyoruz. Tek umudum pek sık hastalanmayan, hastalandığında da genelde kısa sürede toparlayan Serena’nın bağışıklık sisteminin gücüne olan inancım. Bunu da Serena’nın uzun süre anne sütü emmesine bağlıyorum kendimce, şu anneliğin çocuğun her olumlu özelliğinden kendine pay çıkarma illetinin de etkisiyle (Tabi derhal kurtulmakta fayda olan bu illette madalyonun öteki yüzü ise her olumsuz özellikten suçluluk duyabilme potansiyeli). Neyse bir şekilde sabahı ediyoruz ve neredeyse 12 saate yakın derin bir uykunun sonunda Serena ateşi düşmüş bir halde hayli keyifli uyanıyor, güneşli bir sabaha günaydın diyoruz yanımızda akan derenin sesi eşliğinde… Bense nelere şükredeceğimi bilemez bir halde kafamda olduklarının farkında bile olmadığım kötü senaryoları silmeye çalışıyorum derhal…