1. Gün (Yol halleri)
Daha Jamaika’ya adımımızı attığımız ilk haftadan beri
gitmeye niyetlendiğimiz Jamaika’nın dağlık bölgesi Blue Mountain’a sonunda
gidebildik. Aslında 22-23 Şubat’ta Blue Mountain Müzik Festivali sırasında
gitmeyi düşünmüş, sonra da Jamaika’ya geleli iki hafta olduğundan hiçbir
rezervasyon yapmadan hazırlıksız gidip 2,5 yaşında bir çocukla orada sefil
olmayı gözümüz yememişti. Şimdi gezip gördükten sonra gel de pişman olma, o
şahane doğada konser eminim çok etkileyicidir, neyse seneye diyelim…
Yola çıkmadan bir
gece önce Jérôme’un iş arkadaşlarıyla Paskalya yemeği vardı Half Moon otelde
(Burayı özellikle belirtiyorum çünkü gezinin sonu bir şekilde buraya
bağlanacak, kemerlerinizi bağlayın). Etrafta benim karışımdan daha büyük
topuklularla yabancı turistlerin dolaştığı bol yıldızlı bir otel olan Half
Moon, deniz kenarında kolonyal bir yapı. Ancak denizin çok yakınında
yapıldığından bina rüzgârı kesiyor, yemek boyunca sırtımızdan damlayan terler
yetmiyormuş gibi Serena da arkadaşlarını bulunca her zamanki gibi
ayakkabılarını bir köşeye fırlatıp koşturdu durdu, doğru düzgün yemek de
yemedi. Oysa çocuklar için boylarına uygun, kırılmaz tabak çanak kullanılan bir
açık büfe bile vardı bu lüks otelde. Koşturmaktan biraz yorulunca çocuklar
kumsalı keşfedip saatlerce kumlardan yemekler, oyunlar icat edip durdular.
Ayrılma vakti geldiğinde grubun bir kısmı (tabi çocuksuz olanlar) Doctor’s Cave’e
gitmeyi teklif ettiler. Serena’ya bara mı gidelim eve mi dönelim diye sorunca bara
gidelim diye atıldı kuzucuk, bar onun için çocukların etrafta koştuğu, kumların
falan olduğu eğlenceli bir yer sanırsam. Gündüzleri plaj akşamları da bar
hizmeti veren Doctor’s Cave Beach’i merak ediyordum zaten, bu yorgunlukla yolda
zaten Serena uyuyakalır biz de onu pusetine koyar birer kadeh bir şey içeriz
diye düşündüm. Mekânın çok gürültülü olması durumunda, B planı olarak birkaç
hafta önce bir arkadaşın doğum gününde olduğu gibi Jérôme Serenayla eve döner ben
de daha sonra ev tarafına giden arkadaşlardan biriyle geri dönerim diye
düşündüm. Gel gör ki C planı doğalında gelişti. Varana kadar arabada uyuyan
Serena pusete alırken “geldik mi” diye gözlerini açtı. Neyse pusette bir süre
sonra uyur herhalde diye umut ederek girdik mekâna. Açık hava olmasına rağmen,
ara ara etraftan gelen marihuana kokuları ve Jamaikalılar için alçak ama bizim
için yüksek volümdeki müziğe rağmen kalmaya inat ettik. Bir süre kucağımdan
inmeyen Serena’yı kumsala doğru bir yerde kucağımda pışpışlayarak uyutmayı
becerip zafer kazanmış anne edasıyla onu tekrar pusetine koyar koymaz greyfurt
sulu Appleton (Jamaika’nın geleneksel içkisi romun en yaygın markası, Rom
yerine Appleton demek yetiyor) bardağını kafama dikmem bir oldu. Tam müziğin
ritmine kendimizi kaptırıp bir iki dans edelim derken, uzun süredir burada
çalışan Jérôme’un arkadaşlarından birinin eşi yanımıza geldi, çocuğun kimin
olduğunu merak eden bar sahibini tanımıyormuş. Meğer 18 yaş üstü kuralı burada
da geçerliymiş, patron “burada uyuşturucu var, seks var, polis gelse bize ceza
kesebilir” demiş. “Aman neyse yarın sabah erken yola çıkacağız zaten, alın
barınızı başınıza çalın hıh!” deyip arkamızı dönüp çıktık. Çıkarken de içimden
geceleri Serena’yı bırakabileceğimiz bir çözüm bulmalıyız diye söylenip durdum.
Neyse böyle hareketli bir gecenin sonunda uykusunda birkaç sefer öksüren Serena
toplamda yedi saati bulan yolun büyük kısmında da uyudu. Biraz hastalık kokusu
aldığımdan nezle grip gibi durumlarda faydasına inandığım meşhur homeopatik Oscillococcinum’dan verdim yol boyunca.
Montego Bay’den Blue Mountain’a varmak için önce düz
otobanda 2-3 saat doğuya gittikten sonra güneye doğru direksiyon kırıp dağlık,
bol virajlı, uçurumlu bir yoldan ilerliyorsunuz. Bu arada otoban dediğime bakmayın, en fazla
80 km olan hız limiti, çoğu yerde yerleşim bölgelerinden geçildiğinden 50’ye
düşüyor. Tabelalar da düzgün konulmadığından zaman zaman hız sınırının kaç
olduğunu sezgilerinizle tahmin etmeniz gerekiyor, bu da radarlarıyla
konuşlanmış polisler için mükemmel fırsat. Bu tuzağa biz de düştük. Daha önce Fas’ta
da başımıza gelen bu uygulamayı çok saçma bulduğumu söylememe gerek yok
sanırım. Doğru düzgün tabela koyma sonra da milletten para iste. Neyse ki yine şeytan
tüyü taşıyan Jérôme’un sayesinde Fas’ta da olduğu gibi bir şekilde ceza
ödemeden yırttık. Polis çevirmelerinden yırtma konusunda şeytan tüyü taşıyan
babamın bir dünya konuşarak yıldırma taktiğinin aksine Jérôme’un taktiği de olabildiğince
sakin ve soru sormadan durmak, her ne hikmetse ikisi de bu konuda pek başarılı,
ben muhatap olsam kesin en yüksek cezayı öder, hatta geceyi de en yakın polis
karakolunda geçiririz, üniformalılarla yıldızım barışamadı, sevmiyorum, onlar
da beni sevmiyor. Nokta.
Neyse dağlık yola girdikçe coğrafya ile beraber iklim de
bitki örtüsü de değişiyor nispeten. Nemli, insanı yapış yapış eden sıcağın
yerini, hafif bir esinti ve bol oksijen alıyor. Saat de ilerlediğinden güneş
yüksek dağların ardında kalıyor. İlk gece kalacağımız Rafjam’e 1-2 saat kala The
Gap Cafe’de durup biraz mola verelim diyoruz. Jérôme daha önce Jamaika’da
çalıştığından biliyor bu civarları ve buranın güzel manzarası olduğunu
söylüyor. Hoş, bu mavi sıradağlarda istisna güzel manzara değil, güzel olmayan
manzara. . Deniz seviyesinden yaklaşık 1300 metrede, beyazlı dekorasyonuyla,
gerçekten büyüleyici manzarasıyla hoş bir mekân The Gap.
Kanepe diye tutturmadan biraz önce The Gap'de ahududu ziyafeti |
O sırada Serena’nın
ateşinin ve öksürüğünün arttığını fark edip, Calpol veriyorum. Şu çocuk
şuruplarını bu kadar aromalı yapmasalar diyorum içimden, yine bizimki pek
memnun, bayılıyor ilaç verilmesine, hayır hasta olmak iyi bir şey, şurup da
ödül zannediyor zavallıcık. Jamaika’da genelde ateş durumunda “Fever Grass” (ateş
otu) dedikleri bitkinin çayını yaptıklarını biliyorum. Trevor onda kaldığımız
gecenin sabahında kahvaltıda kendi bahçesinden topladığı bol şekerli fever
grass çayından ikram edip, faydasından bahsetmişti, Serena da bayılarak
içmişti. Genelde lemon grass da denilen bu bitkiye Jamaika’da fever grass
diyorlar ateşe, üşütmeye, gribe iyi geldiğinden. Sri Lanka’da kaldığımız evin
bahçesinde de vardı ve Shanty’nin annesi “ammaamma” (anneanne) bahçeye kendi
yaptığı toprak ocakta pişirdiği leziz yemeklerde sıkça kullanıyordu. Burada
poşet çay halinde de bulunabildiğinden belki vardır diye soruyorum, yokmuş ama
nane çayı buluyoruz bir de meyve suyu sipariş edip, kuşlar için koydukları
suluklardan su içmeye gelen “hummingbird”leri seyre dalıyoruz.
Dikkatli bakın su içmeye gelen minik arıkuşlarını göreceksiniz |
Bu kadar hızlı kanat çırpan bu kadar küçük
kuşları hayatımda ilk kez görüyordum yakından. Türkçe’de sinek kuşu ya da arıkuşu denen arıyla kuş arası boyuttaki minnacık kuşlar Jamaika’da hayli
yaygınmış, sonradan bizim evin civarında da bolca olduklarını fark ettim. (Çok
zengin kuş çeşidine sahip Jamaika'nın kuş gözlemcileri için tam bir cennet olduğunu belirtmeden geçemeyeceğim). Bu arada gözleri iyice kayan Serena “ben yatmak
istiyorum” diye tutturmaya başladı, “yatak yok kızım burada, bekle arabada
uyursun” desem de “ben gördüm içeride kanepe var yatacağım kanepede” demez mi?
Gerçekten de girişte kanepe tarzı bir şey varmış, içeri girer girmez gözüne
kestirmiş demek. Gap Cafe’den hemen önce
Blue Mountain Müzik Festivali’nin de gerçekleştiği Holywell Milli Parkı’na
burnumuzu sokup burayı gezmeye vaktimiz olmaz hava kararacak diye kapısından
geri dönerken kapının önünde müşteri bekleyen ahududu satıcısının ısrarlarına
dayanamayıp, bir miktar almıştık. Sanırım hayatında ilk kez ahududu gören Serena
Gap Cafe’de resmen koptu ahududulara. Bence insan en çok hastayken dinliyor
vücudunun sesini, hiç ses etmedim canı ne isterse yesin, hem tadı ve görünüşü
itibariyle pek C vitaminli göründü gözüme taze toplanmış ahududular
(yanılmamışım araştırdım C-vitamini deposuymuş). O sırada yağmaya başlayan
yağmurdan garson kızın getirdiği şemsiye sayesinde korunarak içeri geçtik, Jérôme’un
toparlanmasını beklerken de Serena uzandı kanepesine ben de mekânın
dekorasyonunu, duvardaki fotoğrafları incelemeye daldım, bayılıyorum yeni bir
yeri, en ufak ayrıntısını incelemeye. Kafeden ayrılırken garson kız beni de
götürür müsünüz diyor. Meğer akşam 6’da kapanıyormuş, o kapıyı kilitlerken,
kafeye girerken de dışarıda bekleyen bir grup kız daha arabanın arkasına
atlıyor. Kendim de zamanında az otostop çekmemiş biri olarak, otostopçu almanın
ayrıca hoşuma gittiğini söylememe gerek yok herhalde. Ama Jérôme’ların
özellikle olası bir kazada sorumluluk almak istemeyen işyerinin güvenlik
kuralları gereği aslında arabaya başka birisini almak yasak. Ama çok fazla
toplu taşıma imkânının olmadığı bu bölgede almamak insanları olmaz. Hem Blue
Mountain’ın sıkça 4x4 özelliğini kullanmak durumunda kaldığımız engebeli
yollarında bizim de işimize geliyor, araba ne kadar ağır olursa araba ve
dolayısıyla arkadaki çocuk koltuğunda uyuklayan Serena’nın kafası o kadar az
sallanıyor. Pickup’ın arkasındaki kızların neşeli gülüşmeleri eşliğinde Blue
Mountain’ın dolambaçlı yollarında yolumuza devam ediyoruz. Bir barın önüne geldiğimizde cama vuruyorlar,
rengârenk boyalı barın orada onları bekleyen bir adam “nereden buldunuz bu
maymunları” diye takılıyor bize, kahkahalar arasında vedalaşıyoruz. Adının Bubbles
olduğunu daha sonra öğrendiğimiz bu neşeli bar daha sonraki günlerde uğrak
noktalarımızdan biri olacakmış o anda bilmiyorduk. Artık hava iyice
karardığında internetten fotoğraflarına bakıp hoşumuza giden Rafjam’in
tabelasını görüyoruz, anayoldan ayrılan toprak yol ormanın içinden yavaş yavaş
aşağıya doğru gidiyor. Tabelaları takip ede ede pansiyonu buluyoruz. (Ben yolun
buraya kadar devam etmesine şaşırıyorum ama aslında alışmam gerekecek çünkü
Jamaika’da yollar karınca evi gibi, bir yerlerde muhakkak bir ev var ve ona
giden yol da ve sonra o yol başka bir yola bağlanıyor ve hayat sürprizlerle
devam ediyor…) Ne kadar şahane bir doğanın içinde olduğumuzu tam olarak sabah
uyandığımızda idrak edeceğimiz bu pansiyonda her şey ahşap. Bizi odamıza
götüren daha önce telefonda konuştuğumuz Susan’a kızımın ateşinin olduğunu ve
yemeği bekleyene kadar fever grass çayı yapmalarının mümkün olup olmadığını soruyorum.
![]() |
Fever grass bitkisi |
Hemen bahçeden otları toplayıp sıcacık çayı getiriyorlar. Biraz çaydan içen
Serena’nın yemeği bekleyecek hali yok, “uyumak istiyorum” diye tutturuyor.
Hastayken uykunun yemekten daha iyi geldiğini biliyorum, hatta Sri Lanka’da
bebekler hastayken anne sütü (ya da biberon) dışında hiçbir şey vermediklerini
hatırlıyorum. Biraz uyusun belki acıkınca yer diyerek odada yanına uzanıp
uyutuyorum. Balıkların hazır olduğunu Jérôme haber verince yanımızda
getirdiğimiz bebek telsizini şarja takıp yemeğe koşuyoruz. Hem çok açız hem de
ilk kez dışarıda acı olmayan bir şey bulmanın mutluluğu ile gey olduğu
izlenimini veren son derece sevimli ve kibar aşçının hazırladığı akşam yemeğinden
küçük bir tabağa Serena için ayırıp geri kalanı silip süpürüyoruz. Bu arada aşçının
cinsel kimliğini özellikle vurgulama gereği gördüm çünkü kimi açılardan oldukça
maço bir kültüre sahip Jamaika geyler için pek rahat bir ülke değil. LGBT olmak
açıkça yasak olmasa da mesela erkeklerin erkeklerle cinsel ilişkiye girmesi
durumunda on yıla kadar hapis cezası söz konusu. En homofobik ülkelerden biri
olarak tanımlanan Jamaika’da işlenen cinayetlerin bir kısmı maalesef hiçbir
yasal hakka sahip olmayan LGBT bireylere yönelik. Dolayısıyla Jamaika’da açıkça
cinsel kimliğini yaşayan geylere rastlamak pek mümkün değil, belki de son
derece leziz yemekler pişiren bu aşçı arkadaş da bu yüzden dağın başında,
gözlerden hayli uzak bu pansiyonda çalışmayı tercih etmiştir. Hem ertesi gün
orada bulduğumuz Fransızca Guide Routard’dan öğrendiğimize göre Belçikalı eşi
ile beraber bu pansiyonu açan Susan da oldukça açık görüşlü bir işletme sahibi
gibi görünüyor. Yemekten sonra bir daha ölçtüğüm Serena’nın ateşi 38,5’u
geçiyor, cevabından korktuğum için ne kendime ne de başkasına en yakın hastane
ya da doktoru sormuyorum bile. Yanımda yol boyunca ara ara verdiğim yan etkisi
olmayan homeopatik ilaç, Calpol ve Türkiye’den gelirken hem kırılmasın hem de
yük etmesin diye plastik bir kaba koyduğum daha önce ateşi olduğunda doktorun
Calpol’le dönüşümlü verebileceğimi söylediği adını bile hatırlamadığım pembe
ilaç dışında bir şey yok. 4 saatte bir mi yoksa 6 saatte bir mi veriliyordu, en
son hangisini kaçta vermiştim yol yorgunluğu ile bunların cevaplarını da
bilemeden göz kararı veriyorum bir şeyler. Alnına ıslak bez koymak için ne
oyunlar yapıyoruz ama yok bizimki nuh diyor peygamber demiyor asla alnına
koydurmuyor ıslak bezi, birkaç dakikalığına kolunun eklem yerine koymaya ikna
edebiliyoruz. Tek umudum pek sık hastalanmayan, hastalandığında da
genelde kısa sürede toparlayan Serena’nın bağışıklık sisteminin gücüne olan
inancım. Bunu da Serena’nın uzun süre anne sütü emmesine bağlıyorum kendimce,
şu anneliğin çocuğun her olumlu özelliğinden kendine pay çıkarma illetinin de
etkisiyle (Tabi derhal kurtulmakta fayda olan bu illette madalyonun öteki yüzü
ise her olumsuz özellikten suçluluk duyabilme potansiyeli). Neyse bir şekilde
sabahı ediyoruz ve neredeyse 12 saate yakın derin bir uykunun sonunda Serena
ateşi düşmüş bir halde hayli keyifli uyanıyor, güneşli bir sabaha günaydın
diyoruz yanımızda akan derenin sesi eşliğinde… Bense nelere şükredeceğimi
bilemez bir halde kafamda olduklarının farkında bile olmadığım kötü senaryoları
silmeye çalışıyorum derhal…